Türkiye’de “İslami” kimlikle varlık gösteren birçok cemaat ve yapı, yıllar içinde kendi iç dinamiklerini, hiyerarşilerini ve menfaat ilişkilerini dinin maksadından uzaklaştıracak şekilde kurguladılar, ya da o hale dönüştüler. Bu yapıların çoğu, İslam’ın evrensel ilkelerini, ahlakını ve ümmet bilincini değil; elebaşlarının, şeyhlerinin veya lider kadrolarının kişisel otoritesini, maddi gücünü ve siyasi nüfuzunu merkeze alan bir işleyişe büründü. Özellikle son 25 yılda açılan geniş özgürlük alanını çok iyi kullandılar.

Bu nedenle Erdoğan’ın veya devletin bu yapılara yönelik operasyonlarını, yalnızca siyasi bir hamle olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve dinî bir arınma süreci olarak da değerlendirmek mümkündür. Bu operasyonlar, bir yandan devletin kendi hesaplarını güderken, diğer yandan kaderin tecelli edeceği bir zeminde hastalıklı oluşumların ya ıslah olmasını ya da tamamen tasfiye olmasını sağlayabilir. Sonuçta, bazı insanları ya da onların menfaatlerini değil Allah’ı ya da bir başka deyişle Allah’ın dinini merkeze alan sahih çizgide oluşumlara alan açılmasını umulur.

Biz temelde bir yaprağın bile Allah’ın ilmi ve iradesi olmadan düşmeyeceğine iman ederiz. Yaşanan hiçbir şey boşuna değildir. Allah’ın hükmü en büyük hikmetleri barındırır. Birtakım iddialarla İslami arenada boy gösteren kişi ve kurumlar, bu dinin temsiline soyundukları gibi, karşılığında görecekleri cefaya da hazırlıklı olmalıdırlar. Hele İslam adına bir sömürü düzeni oluşturanların, bu dinin sahibi tarafından düzenlerine çomak sokulacağından hiç kuşkuları olmamalıdır.

Cemaatlerin Emelleri ve İşleyişleri: İslam’dan Elebaşı Hizmetine Kayış

Birçok “İslami” cemaatin temel sorunu, dinî terminolojiyi ve kavramları kendi çıkarlarına göre yeniden yorumlamalarıdır. Tevhid, ihlas, teslimiyet, cemaat, biat gibi kavramlar, orijinal anlamlarından koparılarak liderin mutlak otoritesini meşrulaştıran araçlara dönüştürüldü. Cemaat mensuplarından beklenen, Kur’an ve Sünnet’e bağlılık değil, liderin sözüne, yönlendirmesine ve hatta kişisel menfaatlerine kayıtsız şartsız itaat oldu. Bu gibi bir yapı, zamanla bir sömürü mekanizmasına evrilir, mensupların maddi kaynakları, emekleri, sosyal ilişkileri ve hatta aile hayatları, elebaşlarının güç birikimine hizmet eder hâle gelir ki bunu birebir herkesin malumu FETÖ ile mücadele sürecinde yaşayarak öğrendik.

Bu durum, klasik tasavvufî veya cemaat geleneklerindeki “şeyh-mürid” ilişkisinin dejenere olmuş bir versiyonudur. Tasavvufun aslında amaç nefsin terbiyesi ve Allah’a yönelişken, buradaki yapılarda amaç liderin otoritesinin pekiştirilmesi ve cemaatin bir güç odağı olarak varlığını sürdürmesidir. Elde edilen nüfuz, eğitim kurumları, medya organları, ticari ağlar ve siyasi ilişkiler yoluyla daha da büyütülür. Böylece “İslami” görünümlü bir yapı, aslında kendine özgü bir sömürge aygıtına dönüşür. Bu aygıt, dışarıdan bakıldığında dindarlık ve birlik iddiası taşırken, içeride eleştiriye kapalı, hesap vermeyen ve mensuplarını manipüle eden bir hiyerarşi üretir.

Bu yapılar, İslam’ın temel ahlak ilkeleriyle de çelişir. Adalet, liyakat, şeffaflık ve bireysel sorumluluk gibi değerler, cemaat içi sadakat ve lider kültü karşısında geri plana itilir. Sonuçta ortaya çıkan tablo, dinî bir hareketten çok, kendi çıkarını koruyan ve büyüten bir örgüt modelidir. Bu nedenle bu tür oluşumlara yönelik operasyonlar, yalnızca hukuki veya siyasi bir süreç değil; aynı zamanda dinî sahada da bir temizlenme imkânı sunar. Hastalıklı yapılar ya kendi içlerinde reforme olarak sahih bir çizgiye döner, ya da tamamen ortadan kalkarak gerçek anlamda İslam’a hizmet eden oluşumlara yer açar.

Cemaatlerin Zulüm Çarkına Evrilme Süreci
Ülkemizde ve İslam dünyasının pek çok yerinde İslami anlayışlarla ortaya çıkan yapıların büyük çoğunluğunda gerek liderin gerekse cemaatin menfaatleri uğruna diğer Müslümanlara ve birlikte yaşanılan halklara haksızlıkların yapılması ve en ileri seviyede zulümler normal görülmeye ve hatta dini bir gereklilik olarak algılanmaya başlamışsa olay tamamen aslından kopmuş demektir. Lider ya da cemaat hesabına kul hakkına girilmesi ve kamu hakkının adeta baba mirası gibi helal sayılması çok ciddi sapmalardır.

Mücadelelerinin en ağır dönemlerinde bile gerek Resulullah (sas) ve gerekse Sahabe asla zulme meyletmediler. Onlardan sonra bu dini hakkıyla temsil eden alimler ve onlara tabi olanlar da diğer insanlara hayırla muamele etmeyi davetlerinin bir parçası gördüler. Maksatları insanlara galebe çalmak değil, insanların Allah’ın dinine tabi olmalarına vesile olmaktı.

Mevki ve makamların, ihale ya da sair işlerin cemaat mensupları arasında dağıtıldığı, birilerinin hayatına mal olacak işlerin sırf menfaatleri devam ettirmek uğruna hoş görüldüğü bir yapının İslami olduğunu söylemek pek mümkün değildir.

Devletin Hesabı, Erdoğan’ın Hesabı ve Kaderin Hükmü

Elbette devletin ve Erdoğan’ın bu operasyonlarda kendi stratejik, siyasi ve güvenlik hesapları vardır. Hiçbir siyasi aktör, salt idealist saiklerle hareket etmez. Güç dengeleri, toplumsal kontrol, siyasi rekabet ve devlet aklı bu süreçlerde belirleyici olur. Ancak bu gerçek, operasyonların sonuçlarının olumsuz olacağı anlamına gelmez. Günün sonunda, insanî hesapların ötesinde, kaderin hükmü tecelli eder. Bir yapı, eğer gerçekten İslam’a hizmet ediyor ve sahih bir çizgide ilerliyorsa, bu operasyonlar onu yok etmez; aksine arındırır. Eğer yapı, elebaşı kültüne ve sömürüye dayanıyorsa, bu süreç onun gerçek yüzünü ortaya çıkarır ve tasfiyesini hızlandırır.

Bu yaklaşım, körü körüne bir “devlet her zaman haklıdır” ya da “Erdoğan her zaman doğrudur” anlayışını değil; sonuç odaklı bir değerlendirmeyi ifade eder. Operasyonlar, hastalıklı yapıları hedef alıyorsa ve bu yapılar zaten İslam’ın ruhundan uzaklaşmışsa, netice itibariyle olumlu bir işlev görebilir. Sahih çizgideki, lider kültüne değil Rahmani davete bağlı oluşumlar için daha temiz bir zemin oluşabilir. Bu, dinî hayatın daha sağlıklı bir zemine oturması anlamına gelir.

Unutmayalım; neticede her şeye kadir olan yalnız ve sadece Allah’tır! İşlerin sonu O’na varacaktır. Hesapların üstünde O’nun hesaba vardır. Zulmedenlerin akıbeti berbat olacaktır.
Zalimlerin bir cemaat adına zulmetmesi onları kurtarmayacağı gibi topyekûn sonlarını da getirebilir. Cemaat imkân ve gücünü zulme aracı kılan yapıların sonunu FETÖ sürecinde gördük ve daha benzerleri ile görmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

İslam bizden ahiretimizi feda etmemizi istemez! Bu dinin temel hedefi ahireti kazanmaktır. Ondan vazgeçmek İslam değil sapkınlıktır. İslam bizden kul hakkına -kim olursa olsun- mutlak riayet etmemizi ister. Şahsi ya da cemaat menfaatleri uğruna bu hakkı çiğnemeyi normal göstermez ve görmemizi de istemez. İslam bizden kamu hukukuna daha büyük bir hassasiyet göstermemizi ister. Zira bir kişinin değil bir zümrenin hakkını gasp etmek ya da haksız yere ele geçirmek Müslümanca bir tavır değildir.

İslam bizden örnek davetçiler olmamızı ister. Ve bizden İslam ümmeti olmamızı ister! Cemaatleri ümmetten üstün gören anlayış sapkınlığın günümüzde en meşhur yoludur.

Özeleştiri ve Hesap Verme Sorumluluğu

Bu noktada, klasik bir hikmet cümlesi hatırlanmalıdır: “Belh’in köpekleri bana havlasa, oturup kendimi hesaba çekerim; ‘ben nerde yanlış yaptım’ diye.” Bu söz, dışarıdan gelen eleştiri veya saldırı karşısında önce kendine bakmayı, kendi kusurunu araştırmayı hatırlatır oysa günümüz cemaat yapılanmalarında kendileri dışındaki herkes suçlu ve kusurlu iken, onlarda toz zerresi kadar hata bulunmaz. Cemaatler ve bireyler için de geçerli olan bu ilke, operasyonlar karşısında panik veya mağduriyet retoriğine sığınmak yerine, iç muhasebe yapmayı gerektirir. Bir yapı, eğer gerçekten hak üzereyse, dış müdahaleler onu sarsmaz; aksine kendi hatalarını görmesine vesile olur. Eğer yapı, elebaşı menfaatine dayalıysa, bu muhasebe onun çöküşünü hızlandırır.

Sonuç olarak, Erdoğan’ın “İslami” cemaatlere yönelik operasyonlarını, yalnızca siyasi bir mücadele olarak görmek eksik kalır. Bu süreçler, dinî alandaki dejenerasyonu, lider kültünü ve sömürü ilişkilerini deşifre etme potansiyeli taşır. Hastalıklı yapılar ıslah olur veya ortadan kalkarsa, sahih çizgideki oluşumlar için daha geniş bir alan açılır. Devlet ve siyaset kendi hesaplarını güderken, kaderin hükmü de kendi yolunu bulur. Asıl mesele, bu süreçte bireylerin ve yapıların kendi iç hesaplarını dürüstçe yapabilmesidir.