Nuh’un Gemisi’nin “Ararat” bölgesine oturduğunu bildiren en eski yazılı kaynaklardan biri Tevrat’tır.

Tevrat’ın Yaratılış bölümünde, tufanın ardından geminin “Ararat dağları” üzerine oturduğu anlatılır.

Fakat burada çok önemli bir ayrıntı var.

Metinde bugünkü adıyla “Ağrı Dağı” geçmez.

Hatta bazı çeviri ve açıklamalarda “Ararat dağları” ifadesinin, tek bir dağdan ziyade tarihî Urartu coğrafyasını ifade ettiği belirtilir.

Yani bugün Ağrı Dağı dediğimiz zirve ile Tevrat’taki “Ararat dağları”nı hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde birebir aynı kabul etmek, metnin söylediğinden daha ileri bir iddiadır.

Kur’an-ı Kerim’de ise durum daha açıktır.

Hud Suresi’nin 44. ayetinde geminin Cûdî üzerine oturduğu ifade edilir.

Peki nasıl oldu da Ağrı Dağı, zaman içerisinde Nuh’un Gemisi ile bu kadar güçlü biçimde özdeşleşti?

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü tarih sadece yazılanlardan oluşmuyor.

Anlatılanlardan da oluşuyor.

Bir rivayet yüzyıllar boyunca anlatılıyor.

Sonra o rivayetin etrafında bir kültür oluşuyor.

Ardından o kültür, bir milletin hafızasının parçası haline geliyor.

Ağrı Dağı konusunda da böyle bir süreç yaşandı.

Zaman içerisinde Ağrı Dağı, Nuh’un Gemisi’nin bulunduğuna inanılan kutsal dağlardan biri olarak öne çıktı.

Ve bugün geldiğimiz noktada Ağrı Dağı sadece bir dağ değildir.

Bazıları için bir inanç sembolüdür.

Bazıları için tarihî hafızanın merkezidir.

Bazıları için ise millî kimliğin güçlü sembollerinden biridir.

İşte burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

Çünkü bir inanca saygı göstermek başka şeydir.

O inancı siyasi bir toprak iddiasının dayanağı haline getirmek başka şeydir.

Benim itirazım tam da buna.

Ermeni milli anlatısında Ağrı Dağı’nın, yani Masis’in taşıdığı anlamı küçümsemiyorum.

Tam tersine…

Bu anlamın ne kadar güçlü olduğunu söylüyorum.

Bugün Ermenistan Cumhuriyeti’nin resmi devlet armasının merkezinde Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi bulunmaktadır. Aynı armada tarihî Ermeni krallıklarına ait semboller de Ağrı Dağı’nın çevresinde yer almaktadır.

Bunu söylemek bir suçlama değildir.

Bu, görünen bir gerçektir.

Ve bu gerçek bize önemli bir şey söylüyor:

Ağrı Dağı, Ermeni milli kimliği açısından sıradan bir coğrafi unsur değildir.

İşte tam burada “kutsal coğrafya” ile “siyasi coğrafya” arasındaki çizgiye dikkat etmek zorundayız.

Çünkü bir toplum kendi tarihinde bir dağı kutsal kabul edebilir.

Buna saygı duyarsınız.

Ama o kutsallığın zaman içerisinde “burası bizim tarihî hakkımızdır” düşüncesine dönüştürülmesi başka bir meseledir.

Dünyanın her yerinde milletlerin kendilerine ait mitleri vardır.

Destanları vardır.

Kutsal mekânları vardır.

Geçmişe dair büyük anlatıları vardır.

Fakat hiçbir mit, başka bir halkın yaşadığı topraklar üzerinde otomatik olarak siyasi hak doğurmaz.

Ağrı Dağı bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindedir.

Bu bir siyasi yorum değil, coğrafi bir gerçektir.

Dolayısıyla Ağrı Dağı üzerinden yapılan tarih tartışmalarında bizim de tarih bilgimiz ve hafızamız güçlü olmak zorundadır.

PEKİ 1949’DA NE OLDU?

Şimdi işin başka bir tarafına gelelim.

17 Haziran 1949’da Ağrı Dağı’nın havadan fotoğraflandığı biliniyor.

Daha sonraki yıllarda da dağın yüksek kesimlerindeki, buzullar arasında çevresinden farklı görünen bir oluşum “Ararat Anomalisi” adıyla tartışılmaya başlandı.

Ve burada hemen bir parantez açmak gerekiyor.

“Anomali” demek “Nuh’un Gemisi bulundu” demek değildir.

Bu ikisini birbirine karıştırmayalım.

Bir görüntüde olağandışı bir şeklin bulunması başka şeydir.

Onun Nuh’un Gemisi olduğunun bilimsel olarak kanıtlanması başka şeydir.

Bugüne kadar bu konuda çok sayıda iddia ortaya atıldı.

Fotoğraflar çekildi.

Uydu görüntüleri tartışıldı.

Keşif ekipleri bölgeye gitti.

Ama ortaya konmuş kesin ve bilimsel olarak kabul edilmiş bir “Nuh’un Gemisi bulundu” sonucu yoktur.

Bunu açıkça söylemek gerekir.

Çünkü tarih başka, inanç başka, bilimsel kanıt başka şeydir.

Fakat burada başka bir gerçek daha var.

Ağrı Dağı yalnızca Nuh’un Gemisi tartışmaları nedeniyle ilgi çekici değildi.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyetler Birliği sınırına yakınlığı nedeniyle bölgenin stratejik bir önemi de vardı.

Amerikan istihbaratının Ağrı Dağı ve çevresine ilişkin görüntü ve istihbarat kayıtlarının bulunması da şaşırtıcı değildir.

CIA arşivlerinde bugün “Mt. Ararat Anomaly” başlığıyla kayıtlar bulunmaktadır.

Hatta CIA’nın daha sonraki yıllarda Ağrı Dağı bölgesine ait görüntüleri değerlendirdiğine ilişkin belgeler de yayımlanmıştır.

Ama buradan kalkıp “Amerika Nuh’un Gemisi’ni arıyordu” demek başka bir şeydir.

“Amerikan istihbaratı stratejik bir sınır bölgesini izliyordu” demek başka bir şey.

İkincisi Soğuk Savaş mantığı açısından gayet anlaşılır bir durumdur.

Birincisi ise ayrıca kanıtlanması gereken bir iddiadır.

Ben burada komplo kurmak istemiyorum.

Ama saf da olmayalım.

Soğuk Savaş’ın en kritik döneminde Sovyetler Birliği’ne yakın bir sınır bölgesinin Amerikan istihbaratının dikkatinden uzak olduğunu düşünmek de gerçekçi değildir.

Dolayısıyla Ağrı Dağı’na yalnızca:

“Nuh’un Gemisi bulundu mu?”

sorusuyla bakmak eksik olur.

Buranın jeopolitik önemini de görmek zorundayız.

Amerikan istihbaratının bölgeyi izlemesi tek başına “Ağrı Dağı üzerinde gizli bir plan vardı” anlamına gelmez.

Fakat bize şunu hatırlatır:

Ağrı Dağı sadece dini bir sembol değildir.

Aynı zamanda jeopolitik değeri olan bir coğrafyadır.

Ve biz bazen kendi coğrafyamızın önemini başkalarından daha geç fark ediyoruz.

MESELE SADECE BİR DAĞ DEĞİL

Şimdi gelelim benim asıl rahatsız olduğum noktaya.

Nuh’un Gemisi…

Ararat…

Masis…

İnsanlığın yeniden başladığı yer…

Nuh’un soyundan gelenler…

Kadim Ermenistan…

Kutsal coğrafya…

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ortaya sadece dini bir anlatı çıkmıyor.

Bunun üzerinden bir milli hafıza kuruluyor.

Bu hafıza da bazı milliyetçi yorumlarda geçmişten geleceğe uzanan bir siyasi tahayyüle dönüşebiliyor.

İşte burada uyanık olmak zorundayız.

Ama burada da bir şeyi birbirine karıştırmayalım.

Yahudilikteki “vaat edilmiş topraklar” anlayışı ile Ermeni milliyetçiliğinin Ağrı Dağı ve tarihî Ermenistan anlatısı birebir aynı şey değildir.

Bunu aynı kefeye koymak doğru olmaz.

Fakat kutsal bir coğrafyanın zaman içerisinde siyasi kimlik üretiminde nasıl kullanılabildiği üzerine düşünmek mümkündür.

Benim dikkat çekmek istediğim nokta da tam olarak bu.

Bir topluma sürekli olarak:

“Burası insanlığın yeniden başladığı yer.”

“Burası atalarımızın toprağı.”

“Burası kutsal dağımız.”

“Burası bizim tarihimizin merkezidir.”

denildiğinde, zaman içerisinde coğrafya ile kimlik arasında çok güçlü bir bağ kurulabilir.

Bu bağ siyasi hedeflerle birleştiğinde ise mesele artık yalnızca tarih olmaktan çıkar.

Toprak meselesine dönüşür.

İşte burada bizim uyanık olmamız gerekir.

Çünkü tarih sadece geçmişi anlatmaz.

Bazen geleceğin siyasetini de hazırlar.

Bir toplumun geçmişine dair ürettiği mitler nesilden nesile aktarılır.

Çocuklar bunu öğrenir.

Gençler bunu dinler.

Aileler bunu anlatır.

Kitaplara girer.

Filmlere girer.

Sembollere girer.

Sonra bir bakarsınız, tarih anlatısı artık sadece tarih anlatısı olmaktan çıkmış.

Bir kimlik anlatısına dönüşmüş.

Kimlik anlatısı da siyasi bir hedefle birleşmiş.

İşte o zaman mesele büyür.

BİZ NEDEN KENDİ COĞRAFYAMIZI BU KADAR ÇABUK UNUTUYORUZ?

Ağrı Dağı bizim için yalnızca Türkiye’nin doğusunda yükselen 5 bin metrenin üzerindeki bir dağ değildir.

O dağ, Anadolu’nun hafızasının bir parçasıdır.

Nuh’un Gemisi tartışmalarından Urartu’ya…

Selçuklu’dan Osmanlı’ya…

Cumhuriyet’ten bugüne kadar…

Bu coğrafya sayısız medeniyetin, devletin ve toplumun izlerini taşıyor.

Dolayısıyla bizim yapmamız gereken başkalarının inancına saldırmak değil.

Ama başkalarının ürettiği tarih anlatısını da kendi tarihimizin yerine koymamak.

İnanca saygı başka.

Siyasi mitolojiye teslim olmak başka.

Tarihe saygı başka.

Tarihi toprak iddiasına dönüştürmek başka.

Komplo üretmek başka.

Jeopolitiği görmek başka.

Bence meseleye tam da bu üç ayrımla bakmak gerekiyor.

Ağrı Dağı üzerinden oluşturulan her söylemi dikkatle takip etmek…

Dini anlatıyla siyasi iddiayı birbirinden ayırmak…

Tarihî gerçeklerle milli mitleri birbirine karıştırmamak…

Ve en önemlisi, Türkiye’nin doğusundaki coğrafyanın stratejik değerini unutmamak zorundayız.

Çünkü bugün bir dağ üzerinden konuşuyoruz.

Yarın o dağın etrafındaki tarih konuşulur.

Sonra kültür konuşulur.

Sonra kimlik konuşulur.

Sonra toprak konuşulur.

Ve en sonunda siyaset gelir.

O yüzden mesele sadece Nuh’un Gemisi’nin gerçekten Ağrı Dağı’nda olup olmadığı değildir.

Asıl mesele, bir coğrafyanın yüzyıllar boyunca hangi anlamlarla yüklendiğidir.

Biz bu anlamları bilmezsek, başkaları bizim coğrafyamızın hikâyesini bizim adımıza yazmaya başlar.

Benim söylediğim çok açık:

İnanca saygı başka, siyasi mitolojiye teslim olmak başka.

Tarihe saygı başka, tarihi toprak iddiasına dönüştürmek başka.

Komplo üretmek başka, jeopolitiği görmek başka.

Ağrı Dağı’na bu dört gözle bakmalıyız.

Çünkü bazen bir dağ, sadece bir dağ değildir.

Bazen bir dağ, bir milletin hafızasıdır.

Bazen bir dağ, bir devletin stratejik noktasıdır.

Bazen bir dağ, yüzyıllarca anlatılan bir inancın merkezidir.

Ve bazen de bütün bunların üzerine siyaset inşa edilir.

İşte bu yüzden uyanık olmak zorundayız.