Önce ne olduğunu anlayalım.
Son günlerde Borsa İstanbul’da yaşanan sert dalgalanmaların merkezinde bazı yatırım fonlarının ciddi likidite sorunları yaşaması var. Bazı fonların işlem hacmi ve fiili dolaşımı düşük hisselerde çok büyük pozisyonlar oluşturması, bu hisselerde olağanüstü fiyat hareketlerine yol açtı. Yüksek getiriler yeni yatırımcıları çekti. Ardından yatırımcıların paralarını çekmek istemesiyle sistem tersine döndü.
Fonlar, yatırımcıların taleplerini karşılayabilmek için ellerindeki varlıkları satmak zorunda kaldı. Satışlar arttıkça fiyatlar düştü, fiyatlar düştükçe panik büyüdü.
Ve bugün geldiğimiz noktada SPK, yedi portföy yönetim şirketinin fonlarına ilişkin çok ciddi tedbirler aldı ve bazı fonların tasfiyesine karar verdi. Soruşturma da adli boyutuyla devam ediyor.
Şimdi asıl soruyu soralım:
BİZ SADECE PARAYI MI KAYBETTİK?
Hayır.
Mesele sadece fonlarda parası bulunan insanların uğradığı zarar değildir.
Mesele, yıllarca çalışan, kazancından artıran, çocuğunun eğitimi için, geleceği için, emekliliği için para biriktiren vatandaşın finansal sisteme duyduğu güvendir.
Çünkü insan parasını kaybettiğinde yeniden kazanabilir.
Ama güvenini kaybettiğinde, onu yeniden kazanmak çok daha zordur.
İşte bu nedenle yaşananları sadece bir borsa operasyonu, bir fon krizi veya birkaç şirketin problemi olarak görmemek gerekiyor.
Ortada yaklaşık bir milyon yatırımcıya kadar ulaşan bir mağduriyet alanından, yüz milyarlarca liralık fon büyüklüğünden ve sermaye piyasalarının güvenilirliğiyle ilgili ciddi sorulardan söz ediyoruz.
Şimdi benim asıl merak ettiğim mesele şu:
BU SİSTEM BU NOKTAYA GELENE KADAR YETKİLİLER NE YAPIYORDU?
Elbette bugün herkes konuşuyor.
SPK tedbir alıyor
Savcılık soruşturma yürütüyor.
Gözaltılar yapılıyor.
Para ve malvarlığı hareketleri inceleniyor.
Adalet Bakanlığı da vatandaşların birikimlerini hedef alanlardan hukuk önünde hesap sorulacağını açıkça ifade ediyor.
Bütün bunlar önemli.
Ama benim sorum başka.
Bu fonların içerisinde olağan dışı fiyat hareketleri yaşanırken, bazı hisselerde olağanüstü yoğunlaşmalar oluşurken, milyonlarca liralık hatta milyarlarca liralık işlemler yapılırken kimse bunu görmedi mi?
Fonların büyüklüğü artarken, getiriler olağanüstü seviyelere çıkarken, küçük yatırımcı bu fonlara yönelirken denetim mekanizmaları neredeydi?
Hadi diyelim ki karşımızdaki insanlar çok profesyoneldi.
Hadi diyelim ki sistemi çok iyi biliyorlardı ve uzun süre kimseye fark ettirmeden hareket ettiler.
Peki o zaman başka bir soru çıkıyor karşımıza:
SORUMLULUK MAKAMINDAKİLERİN İSTİFASI NEREDE?
“Ben görevimin başındaydım, bu kadar büyük bir hareketliliği göremedim.”
“Vatandaşın parasının bu şekilde risk altına girmesini fark edemedim.”
“Denetim mekanizması çalışmadı.”
Bunların hesabı kim tarafından verilecek?
Çünkü bir ülkede sadece yanlış yapanlardan değil, görevini gerektiği gibi yapmayanlardan da hesap sorulması gerekir.
Burada kimseyi peşinen suçlamak gibi bir niyetimiz yok.
Hukuk var.
Soruşturma var.
Delil var.
Mahkeme var.
Kim suçluysa hukuk önünde ortaya çıkacaktır.
Ama kamuoyunun sorduğu soruları da görmezden gelemeyiz.
Çünkü mesele artık sadece birkaç fonun meselesi değildir.
MİLLETİN DEVLETE VE SİSTEME OLAN GÜVENİ MESELESİDİR.
Ve tam burada işin siyasi tarafı ortaya çıkıyor.
Bu krizden en büyük siyasi bedeli kim öder?
Fon yöneticileri mi?
Şirket yöneticileri mi?
Görevini ihmal eden bürokratlar mı?
Yoksa hiçbir dahli olmayan milyonlarca insanla birlikte siyasi iktidar mı?
Bunu görmemiz gerekiyor.
Çünkü Türkiye’de ekonomik bir mesele, kısa süre içerisinde siyasi bir meseleye dönüşebiliyor.
İnsanların cebindeki para eridiğinde, bunun faturası sadece ekonomik olarak çıkmıyor.
“Devlet nerede?”
“Denetim nerede?”
“Ben kime güveneceğim?”
soruları başlıyor.
İşte AK Parti açısından asıl tehlike de burada.
Bu tür krizlerin faturası yalnızca sistemi yöneten bürokratlara çıkmıyor. Vatandaş, doğal olarak, iktidara bakıyor.
Bu nedenle sorumluluk makamında bulunan insanların ihmali, yetersizliği veya kişisel ihtirasları varsa bunun bedelini ne millet ödemeli ne de Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ödemelidir.
Birilerinin yaptığı yanlışın siyasi faturası, işi doğru yapmak için mücadele eden milyonlarca insanın önüne konulmamalıdır.
Daha da önemlisi…
Burada cevaplanması gereken bir başka soru var.
BU SADECE BİR FİNANSAL SKANDAL MI, YOKSA İÇERİDEN KURULMUŞ BİR TUZAK İHTİMALİ DE ARAŞTIRILMALI MI?
Ben “kesinlikle böyledir” demiyorum.
Böyle bir hüküm vermek için soruşturmanın sonuçlanmasını beklemek gerekir.
Ama olağanüstü fiyat hareketlerinin, bazı fonların belirli hisselerdeki yoğunlaşmalarının, yatırımcıların çıkış talepleriyle birlikte yaşanan likidite krizinin ve ortaya çıkan hukuki soruşturmanın bütün boyutlarıyla araştırılması gerektiğini söylüyorum.
Çünkü bazı yapıların devletin, hükümetin veya kamu kurumlarının adını kullanarak güven oluşturduğu iddiaları varsa, bu iddialar sonuna kadar araştırılmalıdır.
Kimse devletin itibarını kendi ticari çıkarına alet edemez.
Kimse kamu görevlerinin sağladığı güven duygusunu vatandaşın parasını toplamak için kullanamaz.
Kimse milletin alın terini kendi ihtirasının finansmanına dönüştüremez.
Ve eğer bütün bunlar yapılmışsa bunun hesabı kim olursa olsun sorulmalıdır.
UCU NEREYE GİDERSE GİTSİN.
KİME DOKUNURSA DOKUNSUN.
Çünkü devlet olmanın anlamı biraz da budur.
Devlet, güçlü olanın yanında değil; hakkı olanın yanında durduğu zaman devlettir.
Vatandaşın parasını koruyamadığımızda sadece ekonomik bir zarar ortaya çıkmaz.
Ahlaki bir yara ortaya çıkar.
Güveni kaybederseniz, insanlara “yatırım yapın”, “tasarruf edin”, “geleceğinizi düşünün” demenin de anlamı kalmaz.
İnsanların alın terini, tasarrufunu ve geleceğini koruyamazsak; kul hakkından, adaletten, dürüstlükten ve ahlaktan söz ettiğimizde sözümüzün ağırlığı azalır.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, meseleyi siyasi tartışmaların içerisine hapsetmek değil, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarmaktır.
Kim ne yaptı?
Kim neyi biliyordu?
Kim ne zaman biliyordu?
Hangi mekanizma neden çalışmadı?
Kim görevini ihmal etti?
Kim haksız kazanç elde etti?
Kim vatandaşın güvenini istismar etti?
Bunların tamamı ortaya çıkarılmalıdır.
Ve eğer birilerinin gerçekten ülkenin ekonomik ve siyasi istikrarını hedef alan bir planı varsa, onun da bütün bağlantıları ortaya çıkarılmalıdır.
Çünkü milletin parasına dokunmak, milletin güvenine dokunmaktır.
Milletin güvenine dokunmak ise devletin itibarına dokunmaktır.
Bu nedenle Adalet Bakanlığımızın yürüttüğü çalışmaları destekliyoruz.
Soruşturmanın bütün boyutlarıyla sürdürülmesini, sorumlular kim olursa olsun hukuk önünde hesap vermesini ve mağdur vatandaşlarımızın haklarının korunmasını bekliyoruz.
Devletimizin adaleti tecelli edecektir.
Sorumlular kim olursa olsun hukuk önünde hesap verecektir.
Milletimizin hakkı korunacaktır.
Çünkü mesele artık sadece para meselesi değildir.
MESELE DEVLETİN İTİBARI, SİYASETİN AHLAKI VE MİLLETİN DEVLETE OLAN GÜVENİDİR.
Ve son olarak şu soruyu sormaya devam edeceğiz:
BU BORSA HAREKETLİLİĞİNİN ARKASINDA SADECE PARA MI VARDI, YOKSA SİYASİ SONUÇLARI DA HESAPLANMIŞ BİR OPERASYON MU?
Cevabını zaman, soruşturma ve hukuk verecek.
Ama bu sorunun cevabı mutlaka bulunmalıdır.