Bir köyde büyük bir kuyu varmış. Yıllarca insanlar o kuyudan su taşımış, tarlalarını sulamış, çocuklarını büyütmüş. Bir gün kuyuyu açan adam yaşlanmış. Artık kuyunun başında eskisi kadar duramıyormuş. Köylülere dönüp, “Ben bu kuyuyu siz susuz kalmayın diye açtım. Şimdi sıra sizde. Bu suyu çoğaltın, yeni kuyular açın, gelecek nesillere daha fazlasını bırakın.” demiş.

Ne var ki köylüler yeni kuyular açmak yerine birbirleriyle tartışmaya başlamışlar. Kimi kovanın sapını eleştirmiş, kimi suyu taşıyan adamın yürüyüşünü beğenmemiş, kimi de kuyunun başında kavga çıkarmış.

Bir gün köy susuz kalmış.

İşte o zaman yaşlı adamın ne kadar yorulduğunu anlamışlar. Ama iş işten geçmiş.

Bazen Recep Tayyip Erdoğan’ı düşünürken aklıma bu hikâye geliyor. Üzülüyorum. Hatta insanın gözleri doluyor. Çünkü mesele sadece bir insanın meselesi değil; bir dönemin, bir imkânın ve o imkânı hakkıyla değerlendiremeyenlerin meselesi.

Allah’ın huzurunda hesabın yalnızca yapılanlardan değil, yapılması mümkünken yapılmayanlardan da sorulacağına inanıyorum. İşte bu yüzden soruyorum: Yarın bu ülkenin çocukları, gençleri, aileleri ve geleceği için bize de hesap sorulmayacak mı?

Türkiye’de yıllarca okul yapılmadı mı? Sağlık sisteminde önemli değişimler yaşanmadı mı? İnsanların önüne yeni fırsatlar konulmadı mı? Savunma sanayiinden altyapıya, eğitimden sağlığa kadar birçok alanda büyük yatırımlar yapılmadı mı?

Elbette her şey kusursuz değildi. Elbette eleştirilmesi gereken yanlışlar da oldu, eksikler de yaşandı. Hiçbir iktidar eleştiriden muaf değildir. Fakat yapılanları da görmezden gelemeyiz.

Benim asıl derdim başka!

Bir liderin açtığı yolu yürümek, onun attığı adımları daha ileriye taşımak gerekirken bütün sorumluluğu yine o liderin omuzlarına yükleyenlerden bahsediyorum.

Bir sistem kuruluyor, o sistemin içinde görev alan insanlar sorumluluk almak yerine bekliyor. Bir fırsat doğuyor, o fırsatı büyütmek yerine başkasının yeni bir fırsat yaratmasını bekliyor. Sonra da dönüp aynı insandan daha fazlasını istiyor.

Bu nasıl bir anlayıştır?

Bir liderden hem yolu açmasını, hem bütün yükü taşımasını, hem herkesi yetiştirmesini, hem de kendi çevresindeki insanların eksiklerini kapatmasını beklemek ne kadar adildir?

Liderin açtığı kapıdan geçmek yerine kapının önünde bekleyenler, bir gün o kapının neden kapandığını sorgulamasın!

Ben Müslümanların tam da burada büyük bir imtihan verdiğini düşünüyorum. Çünkü mesele yalnızca Erdoğan’ı sevmek ya da sevmemek değil. Mesele, önümüze gelen imkânı hangi ahlakla, hangi sorumlulukla ve hangi gayretle değerlendirdiğimizdir.

Bir okul açılmışsa onu daha iyi bir eğitim yuvasına dönüştürmek gerekir. Bir sağlık sistemi geliştirilmişse o sistemin insanlara daha iyi hizmet vermesi için çalışmak gerekir. Bir imkân verilmişse onu kişisel çıkarın değil, toplumun yararına kullanmak gerekir.

Fakat biz ne yapıyoruz?

Çoğu zaman sorumluluk almaktan kaçıyor, birbirimizle uğraşıyor, birbirimizi aşağı çekiyor, sonra da ortaya çıkan sonuçların faturasını bir başkasına kesiyoruz.

İşin en acı tarafı da budur.

Erdoğan’ın çevresinde bulunmak başka şeydir, onun ortaya koyduğu imkânları bir davaya, bir hizmete ve bir geleceğe dönüştürmek başka şey!

Benim itirazım tam da buraya.

Bir insanın arkasında durmak, her söylediğini sorgusuz sualsiz kabul etmek değildir. Yanlışına yanlış diyebilmek de sadakatin parçasıdır. Fakat yapılan güzel işleri görmezden gelmek, sorumluluk almamak ve her krizde birbirine düşmek de samimiyet değildir.

Asıl mesele, bir lideri alkışlamak değil; onun açtığı yolda kalıcı eserler bırakabilmektir.

Gelelim şu fon meselesine…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuştu. Dünyanın beş ülkenin kararlarına mahkûm edilemeyeceğini, uluslararası düzenin adalet temelinde değişmesi gerektiğini anlattı. Filistin’den Gazze’ye, uluslararası sistemin çifte standartlarından dünya düzeninin adaletsizliğine kadar önemli mesajlar verdi.

Peki Türkiye’de neyi konuşuyoruz?

Bir yanda dünya düzeninin nasıl işlemesi gerektiğine dair büyük tartışmalar, diğer yanda ülkenin gündemini kuşatan iç siyasi hesaplaşmalar…

Elbette Türkiye’deki her olay konuşulmalıdır. Fon ilişkileri varsa araştırılmalı, usulsüzlük varsa ortaya çıkarılmalı, suç varsa hukuk önünde hesabı sorulmalıdır. Hiç kimse makamı, bağlantısı veya siyasi yakınlığı nedeniyle korunmamalıdır.

Ben kimsenin cezasız kalmasını savunmuyorum. Tam tersine, hukuk herkes için işletilmelidir.

Ama benim sorduğum soru şu: Bir olayın görünen yüzünü tartışırken, o olayın arkasındaki ilişkileri ve sonuçlarından kimlerin yararlandığını araştırmayı neden ihmal ediyoruz?

Bir krizden kim fayda sağlıyor? Hangi siyasi aktör güç kazanıyor? Toplumun dikkati başka bir alana mı yöneliyor? Birbirine düşürülen insanlar, asıl konuşmaları gereken meseleleri gözden mi kaçırıyor?

Bunları sormak komplo üretmek değildir. Bunlar, iddiaları kanıtlarla sınamak ve olayları bütün yönleriyle anlamak için sorulması gereken sorulardır.

FETÖ meselesini de bu nedenle hatırlatıyorum. Türkiye’nin geçmişte yaşadığı tecrübeler, kapalı yapılanmaların, örgütlü ilişkilerin ve devlet içindeki güç mücadelelerinin ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Ancak herhangi bir olayda FETÖ’nün ya da başka bir yapının rolü bulunduğunu söylemek için somut delil gerekir. Şüphe başka şeydir, ispat başka şey.

Benim istediğim, görünenin arkasını araştıran bir toplumdur. Her olayda ilk öfkeye kapılan, önüne konulan hedefe düşünmeden yönelen bir toplum değil!

Çünkü bazen kuklaya bakarken kuklacıyı unutuyoruz. Bazen sahnede kavga edenleri izlerken o sahneyi kimin kurduğunu sormuyoruz. Bazen de birbirimize öyle bir öfkeyle saldırıyoruz ki bu kavganın sonunda kimin kazandığını düşünmeye bile fırsat bulamıyoruz.

Dünya siyasetinde güç mücadeleleri böyledir. Bir bölgede yaşanan gelişmenin yalnızca görünen tarafına bakmak yetmez. Enerji hatlarını, güvenlik kaygılarını, bölgesel ittifakları ve büyük güçlerin hesaplarını da değerlendirmek gerekir.

Azerbaycan da bu açıdan dikkatle izlenmesi gereken bir coğrafyadır. Türkiye, Azerbaycan ve bölgedeki diğer aktörler arasındaki ilişkiler; İran’ın güvenlik kaygıları, İsrail’in bölgesel politikaları ve uluslararası güç dengeleri birbirinden bağımsız düşünülemez. Fakat burada da niyet okumak yerine somut gelişmelere, açıklamalara ve kanıtlara bakmak zorundayız.

Türkiye’nin yalnızlaşmasını isteyen birileri var mı sorusunu sormak mümkündür. Ancak asıl önemli olan, Türkiye’nin kendi içindeki ayrışmaları azaltıp azaltamadığı, diplomatik ilişkilerini koruyup koruyamadığı ve kendi insan kaynağını ne ölçüde değerlendirebildiğidir.

Çünkü dışarıdaki hesaplar kadar içerideki ihmaller de bir ülkeyi zayıflatabilir.

İşte ben Erdoğan’ın yalnızlığını biraz da burada görüyorum.

Bir insanın bütün yükü tek başına taşımasını bekleyenlerde… Onun başlattığı çalışmaları daha ileriye götürmek yerine her şeyi yine ondan bekleyenlerde… Birbirleriyle mücadele etmeyi hizmet etmekten daha kolay bulanlarda…

Ve en önemlisi, sorumluluk almadan hak talep edenlerde!

Müslümanlık yalnızca bir lideri alkışlamak değildir. Müslümanlık, elindeki imkânı hakkaniyetle kullanmak, emanete sahip çıkmak, yanlış karşısında susmamak ve doğru bildiği iş için gayret göstermektir.

Eğer bir lider bir okul açmışsa o okulun içinde ilim üreten insanlar yetiştirmek gerekir. Eğer bir imkân oluşturulmuşsa o imkânı daha büyük bir iyiliğe dönüştürmek gerekir. Eğer bir kapı açılmışsa o kapıdan geçip yeni kapılar açmak gerekir.

Bütün bunları yapmayıp sonra da “Neden her şeyi o yapmıyor?” diye sormak, insanın kendi sorumluluğundan kaçması değil midir?

Ben bazen Erdoğan’ın hesabını düşünürken kendi hesabımızı da düşünüyorum. Çünkü bir gün herkes kendi yaptığından, yapmadığından ve kendisine emanet edilen imkânı nasıl kullandığından sorumlu olacak.

O gün hiçbirimizin elinde başkasının başarılarıyla övünmek yetmeyecek. Herkes kendi emeğini, kendi niyetini ve kendi sorumluluğunu ortaya koyacak.

Yazımı bir başka hikâyeyle bitirmek istiyorum.

Bir adam, yıllarca fırtınalara karşı bir deniz feneri inşa etmiş. Amacı, geceleri denize açılan gemilerin kayalıklara çarpmasını önlemekmiş. Fener tamamlanınca kasabadakiler sevinmiş. Herkes ışığı övmüş, herkes fenerin ne kadar kıymetli olduğunu anlatmış.

Fakat fenerin ışığını korumak için her gece lambaya yağ koymak, camları temizlemek ve kırılan yerleri onarmak gerekiyormuş.

Kasabalılar bunu da feneri yapan adamın görevi sanmışlar.

Yıllar geçmiş. Adam yaşlanmış, yorulmuş. Bir gece fırtına çıkmış ve fenerin ışığı sönmüş. Denizdeki gemiler kayalıklara yaklaşırken kasabalılar meydana toplanıp bağırmaya başlamış:

“Bu fener neden yanmıyor?”

O sırada yaşlı adam, titreyen elleriyle onlara dönüp şu cevabı vermiş:

“Ben size yalnızca bir fener yapmadım. Size ışığı koruma sorumluluğunu da bıraktım. Siz ışığın kıymetini anlattınız ama onu yaşatmak için elinizi taşın altına koymadınız.”

İşte benim bütün derdim bu!

Bir liderin yaptıklarını anlatmak kolaydır. Onun başarılarıyla övünmek de kolaydır. Zor olan, o başarıları kalıcı hâle getirmek, eksikleri tamamlamak, yanlışları düzeltmek ve sorumluluk almaktır.

Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı her şeyi kusursuz bulduğum için bunları söylemiyorum. Yapılan güzel işleri görmezden gelmenin, imkânları heba etmenin ve sorumluluğu sürekli başkasına yüklemenin doğru olmadığını düşündüğüm için söylüyorum.

Çünkü yarın tarih yalnızca kimin ne söylediğini değil, kimin ne yaptığını da yazacak.

Ve belki de en ağır soru şu olacak:

Işığın kıymetini biliyordunuz da onu korumak için neden elinizi taşın altına koymadınız?

ERDOĞAN’I YALNIZ BIRAKAN DÜŞMANI DEĞİL, KENDİSİNE OMUZ VERMESİ GEREKENLERDİR!