Bir gemi düşünün… Fırtınalı denizlerde yıllarca yol almış, defalarca dalgalarla boğuşmuş, dışarıdan gelen saldırılara rağmen ayakta kalmayı başarmış. Fakat bir gün geminin içinde, kaptanın arkasında durması gerekenlerin bir kısmının geminin rotasını değiştirmeye çalıştığını fark etmişsiniz.
İşte bazen en büyük tehlike, karşınızdaki düşman değil, yanınızda yürüdüğünü düşündüğünüz insanlardır.
ERDOĞAN’IN İÇERİDEKİ YALNIZLIĞI!
Bugün AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaşadığı meselenin biraz da böyle olduğunu düşünüyorum.
Erdoğan, çeyrek asra yaklaşan siyasi hayatında ne badireler atlattı! Askerî vesayet, ekonomik operasyonlar, 17-25 Aralık, 15 Temmuz, siyasi kuşatmalar, uluslararası baskılar…
Bütün bunların karşısında mücadele etti. Kimi zaman yalnız kaldı ama geri adım atmadı.
Peki bugün karşı karşıya olduğu tehlike ne?
Bana göre bu defa mesele yalnızca muhalefetle, dış güçlerle veya ekonomik saldırılarla mücadele etmek değil. Asıl mesele, kendi çatısının altında oluşan güven kaybıdır.
Çünkü insan dışarıdan gelen darbeye hazırlanır. Ama içeriden gelen darbeyi çoğu zaman en son fark eder.
BM KÜRSÜSÜNDE DÜNYAYA MEYDAN OKUYAN LİDER, İÇERİDE NEYLE KARŞILAŞTI?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsünde yaptığı konuşmayı hatırlayalım.
Dünyanın gözü önünde küresel sisteme, adaletsizliğe, güç odaklarına ve uluslararası çifte standarda karşı son derece sert bir duruş sergiledi.
Dünyaya seslenen, büyük iddialar ortaya koyan, Türkiye’nin bağımsız duruşunu savunan bir lider vardı.
Ancak insanın aklına şu soru geliyor:
Dünyaya karşı bu kadar güçlü bir mücadele veren bir lider, kendi siyasi hareketinin içerisinde neden bu kadar büyük güven sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor?
BM konuşmasının hemen ardından fon meselesinin siyasetin merkezine oturması, üstelik bazı isimlerin muhalefet kanadından açıklanması ve bilgilerin hangi kanallardan dolaşıma girdiğine ilişkin tartışmaların başlaması elbette dikkat çekicidir.
17-25 ARALIK'IN GÖLGESİ Mİ?
Burada önemli bir ayrıntı var.
Fon soruşturmasına ilişkin iddialar ilk olarak Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre tarafından kamuoyuna taşındı. Daha sonra ana muhalefet lideri Özgür Özel de kendilerine bazı bilgilerin ulaştığını, bunları teyit ettiklerini açıkladı. Adalet Bakanlığı ise bilgi sızdırıldığı iddiasını reddetti.
Öyleyse sorulması gereken çok önemli sorular var:
Bu bilgiler kimlerin elindeydi? Hangi kanallardan dolaşıma sokuldu? Kim, ne zaman, hangi amaçla bu bilgileri siyasetin gündemine taşıdı?
Bir soruşturmanın başlaması başka, o soruşturmanın siyasi hesaplaşmaların malzemesi hâline getirilmesi başkadır.
Benim asıl üzerinde durduğum mesele de budur.
17-25 ARALIK’I HATIRLAMADAN GEÇEMİYORUM!
Türkiye 17-25 Aralık sürecini yaşadı.
O günlerde de mesele yalnızca bazı iddialar değildi. Asıl mesele, devletin kurumlarına, siyasi iradeye ve toplumun güven duygusuna yönelik büyük bir sarsıntıydı.
Bugün yaşananlarla o günleri birebir aynı görmek elbette doğru olmaz. Fakat benzerlik taşıyan tehlikeli bir taraf var: Siyasi hareketin kendi içerisindeki güven ilişkisinin zedelenmesi ve bu zafiyetin siyasi mücadelede kullanılabilmesi.
Fon meselesi de tam bu noktada sıradan bir ekonomik skandal olmaktan çıkmıştır.
Yüz binlerce insanın birikimi, piyasalara duyulan güven ve iktidarın siyasi itibarı söz konusudur.
Fatma Betül Sayan Kaya’nın isminin bu soruşturmada gündeme gelmesi, ardından görevlerinden ayrılması ve 5 Kasım’da tutuklanması, meselenin ne kadar ciddi bir noktaya geldiğini gösteriyor.
Burada hiç kimsenin siyasi kimliği, geçmişteki hizmetleri veya Erdoğan’a yakınlığı kendisine dokunulmazlık sağlamamalıdır.
Ama aynı şekilde, henüz mahkeme kararıyla kesinleşmemiş suçlamalar üzerinden de kimse hakkında hüküm verilmemelidir.
Benim beklentim açık: Kim bu işin içerisinde varsa, hangi makamda bulunursa bulunsun hesabını vermelidir.
ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK SINAVI KENDİ ÇEVRESİ!
Bana göre Erdoğan’ın bugün yaşadığı en büyük sıkıntı, karşısında mücadele ettiği siyasi rakiplerinden ziyade, kendisine yakın görünen bazı insanların ortaya çıkardığı sorunlardır.
Çünkü bir liderin siyasi ömrünü yalnızca rakiplerinin gücü belirlemez. Etrafındaki insanların karakteri, sadakati, ahlakı ve taşıdığı sorumluluk da belirler.
Yıllarca Erdoğan’ın gölgesinde siyaset yapan, onun siyasi mücadelesinden güç alan, onun sayesinde makam ve mevki sahibi olan insanların bugün aynı güveni koruyup koruyamadığı sorgulanmalıdır.
Burada özellikle şunu söylemek istiyorum:
Erdoğan’ın yalnızlığı biraz da kendi çevresindeki insanların oluşturduğu bir yalnızlıktır.
Bir liderin etrafında binlerce insan olabilir. Fotoğraf karelerinde kalabalıklar, toplantılarda alkışlar, kürsülerde övgüler eksik olmayabilir. Fakat zor zamanlarda gerçek dostla makamını korumaya çalışan insan arasındaki fark ortaya çıkar.
İşte bugün bu farkı görme zamanıdır.
Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsünde dünyaya verdiği mesajın arkasından, kendi siyasi hareketinin içerisinde böyle bir güven krizinin yaşanması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir meseledir.
Bu nedenle yalnızca fonların, hisselerin ve paranın peşine düşmek yetmez. Bu sürecin siyasi, idari ve ahlaki sorumluluğu da bütün yönleriyle araştırılmalıdır.
Kim bu süreci kendi siyasi hesabına çevirdi? Kim göz yumdu? Kim sustu? Kim yanlışları görmesine rağmen makamını kaybetmemek için sesini çıkarmadı?
Bunların cevabı verilmelidir.
MİLLETİN BEKLENTİSİ HESAP SORULMASIDIR!
Erdoğan’ın Güney Kore dönüşünde uçakta yaptığı açıklamadaki şu ifadeler bence çok önemliydi:
“Hiç ummadığımız insanlar, bu işlerin içerisine girmişler.”
Bir lider için bundan daha ağır bir hayal kırıklığı olabilir mi?
İnsan bazen karşısındakinin ihanetine değil, kendisine duyduğu güvenin boşa çıkmasına üzülür.
Erdoğan’ın bu açıklamasında da böyle bir rahatsızlığın izlerini görüyorum.
Ama artık duygusal hayal kırıklığının ötesine geçilmelidir. Devlet yönetiminde vefa önemlidir ama vefa, yanlışın üzerini örtmek değildir.
Sadakat, bir lidere yakın görünmek değil; o liderin temsil ettiği davanın ahlakına sahip çıkmaktır.
Eğer birileri makamı, parayı ve kişisel çıkarı milletin hakkının önüne koymuşsa, bunun siyasi bedeli de hukuki bedeli de olmalıdır.
Erdoğan’ın önünde şimdi önemli bir tercih var: Kendisini yıllardır destekleyen milletin güvenini mi önceleyecek, yoksa siyasi hareketinin içerisindeki bazı isimlerin konforunu mu?
Ben Erdoğan’ın bu konuda milletin beklentisini bildiğini düşünüyorum.
Çünkü artık mesele bir parti meselesi olmaktan çıkmıştır. Mesele, devletin itibarını, vatandaşın alın terini ve siyasetin ahlaki zeminini koruma meselesidir.
Ve bu noktada kimsenin gözünün yaşına bakılmamalıdır.
SON SÖZ: GEMİYİ DIŞARIDAKİ FIRTINA DEĞİL, İÇERİDEKİ ÇÜRÜME BATIRIR!
Tarihte nice güçlü liderler gördük. Dışarıdaki düşmanlarına karşı kazandılar ama kendi çevrelerindeki çıkar hesaplarına yenildiler.
Çünkü bir davayı büyütmek zordur. O davanın ahlakını korumak ise çok daha zordur.
Erdoğan’ın bugün yapması gereken yalnızca bir fon soruşturmasının sonucunu beklemek değildir. Kendi hareketinin içerisinde bir ahlak ve güven muhasebesi yapmaktır.
Yıllarca kendisine destek veren insanların beklentisi de budur.
Ben inanıyorum ki Erdoğan, bu meselenin üzerine kararlılıkla gidecektir. Çünkü bu defa karşısında yalnızca siyasi rakipleri yok; kendi siyasi hareketinin geleceğini tehdit eden bir güven sınavı var.
Ve unutulmasın…
Bir lideri bazen düşmanları değil, kendisine en yakın duranların yanlışları yorar.
Milletin güvenini kaybedenlerin ise ne makamı kalır ne de arkasında duracak bir kalabalığı…
Erdoğan’ın önünde şimdi tarihi bir fırsat var: Kendisini yıllardır taşıyan milletin güvenini yeniden tesis etmek.
Bunun yolu da belli.
Kim olursa olsun, kimin yakını olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun; milletin hakkına el uzatanın hesabı sorulmalıdır.