Son aylarda dünyadan dört ayrı haber önümüze geldi.

Petrol fiyatları yeniden yükseldi. Nükleer deneme tartışması geri döndü. Savaşın yeniden alevlenmesi konuşuluyor. Ve Avrupa'nın sokakları karıştı.

Haber bültenlerinde bunlar dört ayrı başlıktır: Enerji, silahlanma, savaş, toplumsal olaylar. Dördü, ayrı muhabirlerin işidir.

Bu yazıda onları tek bir hat üzerinde okuyacağız. Siyasi hat üzerinde değil. Çünkü orada kimin haklı olduğunu tartışmaya başladığımızda, çoğu zaman olayların nasıl birbirini beslediğini gözden kaçırıyoruz.

Biz jeoekonomik hatta ilerleyeceğiz. Orada daha az gösterişli, fakat son derece açıklayıcı bir soru var:

Kim ödüyor?

Aslında bir soru daha var. Ona turun sonunda geleceğiz.

Haydi başlayalım.

BİRİNCİ DURAK: PİYASA ARTIK SADECE PETROLÜ FİYATLAMIYOR

Hürmüz Boğazı, mart başından beri eski Hürmüz değil.

Savaşla birlikte olağan geçiş düzeni bozuldu. Tankerler saldırıya uğradı, sigorta ve navlun maliyetleri yükseldi, alternatif boru hatları ve aktarma noktaları devreye sokuldu.

Ama burada önemli bir ayrıntı var: Boğazdan petrol akışı tamamen durmuş değil.

Uluslararası Enerji Ajansı'nın ekim raporuna göre, eylülde Hürmüz üzerinden günlük yaklaşık 10,9 milyon varillik petrol akışı gerçekleşti. Alternatif güzergâhlardan yapılan sevkiyat da arttı. Yani sistem ağır bir darbe aldı, ama kendisine yeni yollar bulmaya başladı.

Buna rağmen fiyatlar yüksek kaldı.

Brent, ekim sonunda 110 doların üzerinde seyrediyordu. 2 Kasım'da diplomatik temasların yeniden canlandığı haberleriyle fiyatlar geriledi. Yeni vadeli kontratta 106 dolar dolayına kadar indi. Görünen fiyat farkının bir bölümünde kontrat vadesinin değişmesinin de payı vardı.

Demek ki piyasa habere hâlâ tepki veriyor.

Fakat artık yalnızca haberi değil, haberin değiştirmeye çalıştığı koşulları da fiyatlıyor.

Çünkü bir olay yeterince uzun sürdüğünde, geçici şok olmaktan çıkar; piyasanın üzerinde işlem yaptığı yeni zemine dönüşür.

Bunun sayısal karşılığı da var.

JPMorgan, ekim sonunda petrolün arz-talep temellerine göre değerini yaklaşık 94 dolar hesaplıyordu. Piyasa ise 111 dolar civarındaydı.

Aradaki 17 doların tamamına savaş primi diyemeyiz. Çünkü bu, belirli varsayımlarla çalışan bir modelin hesapladığı farktır. Başka bir bankanın modeli, başka bir sonuç verir.

Nitekim Goldman Sachs, aynı dönemde jeopolitik risk primini varil başına yaklaşık 27 dolar tahmin ediyordu.

Rakamlar farklı, fakat işaret ettikleri gerçek aynı.

Piyasa yalnızca bugünkü petrolü satın almıyor; yarın o petrolü bulamama ihtimalinin bedelini de ödüyor.

Risk primi dediğimiz şey, artık soyut bir korkudan ibaret değil. Fiyatın içine yerleşmiş bir belirsizlik maliyeti.

Ve burada ilginç bir çelişkiyle karşılaşıyoruz.

Petrol fiyatları yüksek seyrederken bazı Körfez üreticileri alıcı çekebilmek için ham petrole indirim uyguluyor. Çünkü petrolü üretmekle, onu güvenli ve zamanında alıcısına ulaştırmak artık aynı ekonomik işlem değil.

Satıcı, teslimat riskinin bir bölümünü fiyat indirimiyle üstleniyor. Alıcı ise daha yüksek navlun, sigorta ve gecikme maliyetleriyle karşılaşıyor.

Fiyat yüksek, ama üretici indirim veriyor.

Bir zamanlar petrolün değerini büyük ölçüde nerede ve ne kadar üretildiği belirliyordu. Şimdi ona bir soru daha eklendi: Oradan nasıl çıkarılacak?

Geçen hafta bu köşede asıl sıkışmanın ham petrolden çok işlenmiş ürünlerde olduğunu yazmıştım.

Yeni veriler bu ayrımı daha da önemli hâle getiriyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, Orta Doğu'nun rafine petrol ürünleri ihracatı eylülde günlük 1,9 milyon varil düzeyindeydi. Savaş öncesindeki 4,7 milyon varilin yarısından bile az.

Ham petrol kendisine alternatif güzergâh bulabiliyor. Fakat motorini, benzini ve jet yakıtını aynı hızda ikame etmek mümkün olmuyor. Rafinerinin çalışması, doğru ham petrole ulaşması, ürünün limana taşınması ve oradan tüketiciye gitmesi gerekiyor.

Bu nedenle ekranda Brent'e bakan biri fiyatın düştüğünü görüp rahatlayabilir.

Depoyu dolduran biri ise aynı iyimserliği paylaşmayabilir.

Çünkü piyasadaki petrol ile tüketicinin kullanabildiği enerji, her zaman aynı şey değildir.

İKİNCİ DURAK: SOKAK, BİR FİYATIN TEK SONUCU DEĞİLDİR; AMA EN GÖRÜNÜR SONUÇLARINDAN BİRİ OLABİLİR

17 Ekim'de Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde insanlar sokağa çıktı.

Fransa'da İçişleri Bakanlığı verilerine göre yaklaşık 550 bin kişi yürüdü. Gösterilerin büyük bölümü barışçıldı; fakat bazı şehirlerde ağır şiddet olayları yaşandı. Limoges'da belediye binası ateşe verildi. Yağmalanan dükkânlar, yaralanan polisler ve ertesi gün açıklanan yaklaşık 1.800 gözaltı...

İtalya'da Milano ve Bologna'da çatışmalar görüldü. Brüksel'de polis göstericilere müdahale etti. Lizbon'da ise konut ve yaşam maliyetleri nedeniyle binlerce kişi yürüdü.

Ekim sonunda Fransa, yeni gösteriler için yaklaşık 70 bin polis ve jandarma görevlendirdi.

Şimdi bu gösterileri yalnızca enerji fiyatlarıyla açıklamak doğru olmaz.

Fransa'daki hareketin başlangıcında eğitim koşulları ve gençlerin talepleri vardı. Portekiz'de konut krizi önemliydi. Başka ülkelerde ücretler, kamu hizmetleri ve sosyal haklar öne çıktı.

Ancak bütün bu farklı taleplerin kesiştiği bir yer var.

Geçinmenin maliyeti.

Ve o maliyetin en hızlı hareket eden kalemlerinden biri enerji.

Konut sorunu yıllar içinde ağırlaşabilir. Ücretlerin satın alma gücü zamanla aşınabilir. Ama akaryakıt ve ısınma faturası birkaç ayda aile bütçesinin bütün hesabını değiştirebilir.

Üstelik enerji yalnızca doğrudan ödediğimiz bir fatura değildir. Taşımacılığın, üretimin, gıdanın ve hizmetlerin maliyetine de girer.

Bir başka deyişle, enerji fiyatı bazen faturada görünür; bazen ekmeğin, ulaşımın veya market alışverişinin içinde saklanır.

2018'de Fransa'daki Sarı Yelekliler hareketini hatırlayın. Akaryakıt vergileriyle başlayan itiraz, zamanla gelir dağılımı, satın alma gücü ve siyasi temsil tartışmasına dönüşmüştü.

Bugünkü gösteriler aynı hareket değil. Fakat bize tanıdık bir mekanizmayı hatırlatıyor:

Ekonomik şok, toplumsal huzursuzluğu her zaman yaratmaz; bazen zaten birikmiş huzursuzluğun hızını ve şiddetini artırır.

Buradan hükümetlerin önündeki tercihlere gelelim.

Maliyeti sübvansiyonla bütçeye alabilirler. Fiyatlara müdahale edebilirler. Vergileri indirebilir, hedefli gelir desteği verebilir, stratejik stokları kullanabilir veya tüketimi azaltmaya çalışabilirler.

Seçenek çok.

Fakat hepsinin ortak bir özelliği var.

Bedelsiz değiller.

Sübvansiyon bütçeye yük bindirir. Vergi indirimi kamu gelirini azaltır. Fiyat sınırlandırması yanlış uygulanırsa arzı daraltabilir. Maliyeti tamamen tüketiciye bırakmak ise siyasi ve toplumsal tepkiyi büyütebilir.

Demek ki hükümetlerin seçenekleri tükenmiyor.

Maliyetsiz seçenekleri tükeniyor.

Ve bu ayrım, bizi üçüncü durağa götürüyor.

ÜÇÜNCÜ DURAK: NÜKLEER KORKU... UCUZ SİNYALİN PAHALI RİSKİ

Bu başlıkta dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü nükleer meselelerde açıklama ile olgu arasındaki mesafe bazen olağanüstü büyüktür.

Önce ne olduğuna bakalım.

Şubatta Washington, Çin'i 2020 yılında gizli bir nükleer deneme yapmakla suçladı. Pekin suçlamayı reddetti.

Ancak Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü'nün açıklaması önemliydi: 2020'de iki çok küçük sismik olay kaydedilmişti, fakat eldeki veriler bunların nedenini güvenle belirlemeye yeterli değildi.

Yani ortada bir suçlama vardı.

Doğrulanmış bir nükleer deneme yoktu.

Eylülde ABD, Nevada'da yer altında bir patlama deneyi gerçekleştirdi. Bu da nükleer deneme değildi. Kimyasal patlayıcı kullanılarak, düşük güçlü nükleer patlamaların daha iyi tespit edilmesine yönelik bir deney yapılmıştı.

Bu arada şubatta ABD ile Rusya arasındaki New START antlaşmasının süresi dolmuştu. İki ülkenin stratejik nükleer silahlarını sınırlandıran önemli bir hukuki çerçeve ortadan kalkmıştı.

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde karşımıza doğrudan bir nükleer patlatma yarışı değil, daha karmaşık bir tablo çıkıyor.

Beyanlar sertleşiyor. Tespit kabiliyetleri geliştiriliyor. Karşılıklı şüphe artıyor. Silahların kendisinden önce, onlar hakkındaki belirsizlik büyüyor.

Peki bunun jeoekonomik karşılığı ne?

Şu: Devletlerin güç gösterme araçları aynı ekonomik ve siyasi maliyete sahip değildir.

Bir askerî harekâtın doğrudan harcaması, can kaybı ihtimali, siyasi sonucu ve piyasalara etkisi vardır. Bir açıklamanın ise ilk anda çok daha düşük bir maddi maliyeti olabilir.

Fakat buradan nükleer tehdidin bedelsiz olduğu sonucunu çıkaramayız.

Çünkü stratejik sinyalin maliyeti yalnızca onu vermek için harcanan para değildir. Karşı tarafın onu nasıl yorumladığı, nasıl karşılık verdiği ve yanlış hesaplama ihtimali de bu faturanın içindedir.

Bir açıklama ucuz olabilir.

Yanlış anlaşılan bir açıklamanın sonucu hiç de ucuz olmayabilir.

Üstelik nükleer söylemin sertleşmesini doğrudan petrol fiyatlarına bağlayamayız. Silah kontrol düzeninin zayıflaması, büyük güç rekabeti ve caydırıcılık ihtiyacı zaten kendi başlarına güçlü nedenlerdir.

Ama burada daha genel bir stratejik ilişki var.

Askerî güç kullanmanın maliyeti yükseldiğinde, devletlerin çatışmaya girmeden baskı kurabilecekleri araçların göreli değeri de değişebilir.

Diplomatik açıklamalar, yaptırım tehditleri, askerî tatbikatlar, caydırıcılık mesajları ve istihbarat gösterileri aynı hesap içinde yeniden tartılır.

Bu, devletlerin savaştan vazgeçtiği anlamına gelmez.

Savaşmadan baskı üretmenin değerinin arttığı anlamına gelir.

Ancak unutmayalım: Ucuz sinyal ile inandırıcı sinyal her zaman aynı şey değildir.

Hatta bazen bir tehdidin ucuz olması, karşı tarafın onu daha az ciddiye almasına yol açar.

Bu nedenle devletler yalnızca ne söyleyeceklerini değil, söylediklerini ne kadar maliyete katlanarak destekleyeceklerini de hesaplamak zorundadır.

Ve tam burada yeniden Hürmüz'e dönüyoruz.

DÖRDÜNCÜ DURAK: SAVAŞIN TAKVİMİNDE ARTIK MALİYETİN DE SÖZÜ VAR

31 Ekim'de İran'ın üst düzey güvenlik yetkilisi Muhsin Rızai, talepleri kabul edilmeden nükleer görüşmelerin başlamayacağını ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmayacağını söyledi.

Bu açıklama önemliydi.

Çünkü bir coğrafi geçiş noktası, açıkça müzakere koşuluna dönüştürülüyordu.

Hürmüz artık yalnızca gemilerin geçtiği bir su yolu değil. Geçişin ne kadar güvenli, pahalı ve sürekli olacağı üzerinde pazarlık yapılan stratejik bir varlık.

Üstelik bu varlığın değeri yalnızca açıkken taşıdığı petrolden kaynaklanmıyor.

Kapalı tutulabilme ihtimali de pazarlık gücü üretiyor.

Ancak bunu askerî sebeplerin ortadan kalktığı şeklinde okumayalım. Tam tersine, coğrafi geçiş üzerindeki askerî baskı kapasitesi, ekonomik sonuçları nedeniyle diplomatik bir araca dönüşüyor.

Diğer tarafta ABD var.

Washington, 3 Kasım'daki ara seçimlerden önce İran'a yeni bir saldırı düzenlemeyeceğini açıkladı. Seçim sonrasındaki askerî seçenekler ise tartışılmaya devam ediyor.

Bu tercihin yalnızca petrol fiyatlarından kaynaklandığını söyleyemeyiz. Operasyonel hazırlıklar, askerî riskler, diplomasi ve iç siyaset de hesapta.

Ama fiyatın ve seçmenin bu hesabın dışında kaldığını da söyleyemeyiz.

Çünkü savaşın maliyeti artık yalnızca cephede hesaplanmıyor.

Benzin istasyonunda, kamu bütçesinde, şirket bilançolarında ve sandıkta da hesaplanıyor.

2 Kasım'da Katar aracılığıyla yürütülen diplomatik temaslar devam etti. Henüz bir anlaşmaya ulaşılamamış olsa da yeniden uzlaşma ihtimalinin konuşulması petrol fiyatlarını aşağı çekmeye yetti.

Dikkat edin.

Boğazın normalleştiği kesinleşmiş değil. Müzakere henüz sonuçlanmamış. Savaşın yeniden alevlenmesi ihtimali de ortadan kalkmış değil.

Ama geleceğe ilişkin beklenti değişince bugünün fiyatı değişiyor.

Çünkü piyasa yalnızca ne olduğunu değil, bundan sonra ne olabileceğini de satın alıyor.

Şimdi iki tarafa birlikte bakalım.

İran, geçiş üzerindeki baskıyı pazarlık kozu olarak kullanıyor. Fakat boğazdaki belirsizliğin İran'a da ihracat, ticaret ve ekonomik faaliyet bakımından maliyeti var.

ABD ise daha fazla askerî baskının sağlayabileceği kazancı, bunun doğurabileceği ekonomik ve siyasi maliyetlerle karşılaştırıyor.

Burada belirleyici olan yalnızca hangi tarafın daha fazla güç kullanabileceği değil.

Hangi tarafın, karşı tarafa yüklediği maliyete kendisinden daha uzun süre dayanabileceği.

İşte bu, jeoekonomik mücadelenin en önemli asimetrilerinden biridir.

Bir aktör rakibine yüksek maliyet yükleyebilir. Ama aynı süreçte kendi ekonomisi daha hızlı yıpranıyorsa, elindeki koz sandığı kadar güçlü değildir.

Bu nedenle savaşın takvimini yalnızca askerî kabiliyet belirlemez.

Maliyetin kime, ne hızla ve ne kadar süreyle yüklendiği de belirler.

HER ŞOK BİR TRANSFER DEĞİLDİR. AMA HER ŞOK, BİR DAĞILIM HARİTASI ÇIKARIR

Turu bitirmeden önce kriz analizlerinde sık yapılan bir hataya bakalım.

"Herkes kaybediyor" demek kolaydır.

Fakat krizlerin maliyeti herkese eşit dağılmaz.

Enerji ithal eden ülkeler, yakıt tüketimi yüksek sektörler ve ücretle geçinen haneler, bu şokun önemli bölümünü üstleniyor.

Diğer tarafta fırsatlar oluşuyor.

Darboğazın dışında kalan üreticiler yeni müşteriler bulabiliyor. Uygun fiyatlı ham petrole erişen ve ürününü yüksek fiyattan satabilen bazı rafineriler daha yüksek marjlar elde edebiliyor. Alternatif boru hatları, terminaller ve lojistik güzergâhlar stratejik önem kazanıyor.

Dün âtıl sayılan bir altyapı, bugün bir ülkenin en değerli ekonomik güvenlik varlığına dönüşebiliyor.

Ama burada önemli bir ayrım var.

Bir tarafın daha fazla gelir elde etmesi, diğer tarafın kaybının tamamının ona aktarıldığı anlamına gelmez.

Bir tanker hasar gördüğünde gerçek bir ekonomik değer yok olur. Bir rafineri durduğunda üretim kaybolur. Daha uzun bir güzergâhta harcanan ilave yakıt ve zaman, yalnızca birinin cebinden çıkıp diğerinin cebine girmez.

Bunlar gerçek kaynak kayıplarıdır.

Aynı şekilde navlun veya sigorta primlerinin yükselmesi, taşımacıların ve sigortacıların tamamının daha fazla kâr ettiği anlamına gelmez. Çünkü üstlendikleri risk ve katlandıkları maliyet de büyür.

Kriz, yalnızca paranın el değiştirmesi değildir. Bazen pastayı küçültür; sonra kalan dilimlerin büyüklüğünü de değiştirir.

Sermayenin davranışı da bu sırada değişir.

Altın, tahviller, nakit, enerji varlıkları ve alternatif yatırımlar arasında yeni tercihler yapılır. Altın kimi zaman güven arayışının göstergesine dönüşür; fakat onun fiyatında faizlerin, doların ve merkez bankalarının da payı vardır.

Dolayısıyla bir krizden kimin kazandığını anlamak için yalnızca fiyatlara değil, fiyatların arkasındaki net maliyetlere de bakmak gerekir.

Jeoekonomik okumanın farkı tam burada ortaya çıkar.

Siyasi okuma kimin haklı olduğunu sorabilir. Jeoekonomik okuma ise bir soru daha ekler:

Fatura kime gidiyor, hasılat kimde kalıyor ve bu hesabı kim ne kadar süre taşıyabiliyor?

Çünkü bir krizde en güçlü aktör, her zaman en fazla zarar verebilen değildir.

Bazen en güçlü aktör, karşısındakinden daha uzun süre zarar görmeye dayanabilendir.

DEVREYİ KAPATALIM

Şimdi dört durağı birleştirin.

Hürmüz'deki güvenlik sorunu petrolün ulaşımını pahalılaştırıyor. Ham petrol akışı kısmen toparlansa bile işlenmiş ürün arzı aynı hızda düzelmiyor. Yakıt fiyatları yüksek kalıyor. Yakıt pahalandığında taşınan, üretilen ve tüketilen pek çok şeyin maliyeti etkileniyor.

Bu maliyet hanelere ve şirketlere ulaşıyor.

Mevcut ekonomik sıkıntılar ağırlaşıyor. Toplumsal huzursuzluk artabiliyor. Hükümetlerin bütçe ve siyasi manevra alanı daralıyor.

Siyasi maliyetler büyüdükçe devletler askerî ve diplomatik seçeneklerini yeniden tartıyor.

Bazıları doğrudan tırmanıştan kaçınmayı tercih ediyor. Bazıları tehdit ve sinyallemeyle baskıyı sürdürmeye çalışıyor. Bazılarıysa elindeki coğrafi veya ekonomik kozları müzakere masasına taşıyor.

Bütün bu davranışlar piyasanın gelecek beklentilerini değiştiriyor.

Fiyatlar yeniden hareket ediyor.

Ve değişen fiyatlar, aynı devletlerin ve toplumların önüne yeni maliyetler çıkarıyor.

Bu bir zincir değil. Bir devre.

Ama önemli bir ayrıntı var.

Bu devre her zaman krizi büyütmek zorunda değil.

Artan maliyetler tarafları uzlaşmaya da zorlayabilir. Güvenilir bir anlaşma risk primini düşürebilir, fiyatları yatıştırabilir ve hükümetlerin manevra alanını genişletebilir.

Tersine, uzayan belirsizlik ve karşılıklı tehditler ekonomik baskıyı kalıcılaştırabilir.

Yani devrenin yönünü yalnızca olaylar değil, aktörlerin o olaylara verdikleri karşılıklar belirler.

Ve burada başlangıçtaki sorumuza dönüyoruz.

Kim ödüyor?

Bu soru hâlâ önemli.

Fakat artık tek başına yeterli değil.

Asıl soru şu: Kim, karşı tarafa yüklediği maliyete kendisinden daha uzun süre dayanabiliyor?

Çünkü bazen savaşın sonucunu ilk ateş eden değil, son faturayı taşıyabilen belirler.

Ve bütün bunları açıklamak için dünyadaki her gelişmenin arkasında tek bir irade, tek bir plan veya tek bir kötü niyet aramak gerekmiyor.

Herkes kendi hesabında rasyonel davranabilir.

Sonuç, ortak hesapta yine de zarar yazabilir.