Sükûtun da kendine has, rutubetten küfe doğru salınan bir kokusu var zahir... Böyle bir ifadeye yol açan âmil, vazgeçmek fiilinin doğurduğu fiilsizlik belki... Yozlaşmanın ikrah getirten her türlü taarruzuna maruz kalan bir cemiyetin, omurgası çatırdayıp da dizleri üzerine çöktüğünde; feverânlar ve figânlar eşliğinde büyük çığlıklar atacağını sananlar yanılırlar. Yılgınlık, kapıları tekmelenerek içine girilen bir perili köşk değil! Girildikten sonra kapıların gardiyanlaşarak yol vermemesi, pencerelerinse rüzgârda kendi kendine tıkırdarken ansızın bir daha hiç açılmamak üzere sıkışıp kalması hâli... Sıkışmışlık ile yılgınlığın yoldaşlığı, bir vazgeçişle buluşmayı yadırgatmayan bir birliktelik... Bu vazgeçiş, öyle gürültülü, tumturaklı bir isyan tabiatında değil; bilâkis perdeleri günbatımını beklemeden kapatıp, lambaları usulca söndürerek karanlığa râm etmek gibi sinsi, asimetrik ve romantik bir kabulleniştir. Bu yaman dehlize sürüklenen insanlar önce kelimelerden vazgeçer. Cümlelerin boynu bükülür, sıfatlar ağır gelir, geriye sadece "neyse"ler kalır. Çünkü kavram heybelerinin içi boşalmıştır. Kavramlar iğdiş edilince, kavramak telaşı da beyhudeleşir. Üzeri örtülü bu beyhudeliğin devşirdiği hükmün söz karşılığı olan o "neyse", toplumsal psikolojinin derinliklerindeki fay hattının kırıldığı, hilkat sarayının cümle kapısının gümüşten eşiğinin sessizce aşıldığı yerdir.
Aşkınlık hâli... Aşırılıktan ziyâde şuurlu bir ricat ediş olsa gerek... Öyle ki bu büyük, ihtiraklı ve bilinçli geri çekilişin keçiyolları, bir gecede zuhur etmez. Sıradanlaşan... Tekerrür kerre tekerrür etmekle bir nevi rutinleşen hoyratlık, aymazlık, kopuş ve belki delilik; zaman ve mekânın kesiştiği her noktanın doğal örtüsü/görüntüsü haline geliverir. Buhurdanlıklardan biteviye salınan buhran sarmalı, zihinleri atmosfer misali kuşatır. Kuşatılmışlık, tâkâti kuşa çevirir. Kuşatılmışlar, darbe almaktan değil, bir sonraki darbenin nereden ve ne zaman geleceğini beklemekten yorulur. Tevekkül kaldıracı herdem imdada yetişse de yarının kesifleşen sisi, bugünün yükünden daha ağırdır. Gelecek, umutla yoğurulabilir bir gerçeklik/düş olmaktan çıkıp da yazı-tura oyununa dönüştüğünde; anlamını yitiren çaba yerini fiilsizliğe/sessizliğe bırakır. Kural, kaide ve nizam hicret edince, gayretkeşlik sırılsıklam budalalık gibi görünmeye başlar. "Ne yaparsam yapayım değişmeyecek" düşüncesi fikr-i sabit hüviyeti kazandığında, cemiyeti birbirine bağlayan görünmez ve başka hiçbir sıfata bürünmez ahlaki çerçevede mutabık kalma halini paramparça eder. Cemiyet, ortak iyilikler için çabalamayı da bırakıp, kendi küçük siperine çekilerek sütre gerisinden vaziyet almaktan rahatsızlık duymaz oluverir. Tabiri caizse, duvara defalarca çarpıp her seferinde kafası yarılan bir kalabalık, duvarın yıkılamayacağına değil de aslında kafasının yumuşak olduğuna inanmaya başlar. Öğrenilmiş/ezberlenmiş çaresizlik, cemiyetin damarlarında gezinen ve bünyeyi felç eden bir narkoz hükmündedir. Belki acıyı, ıstırabı bir müddet dindirir ama nihayetinde candan da eder.
Kişilerdeki bu ferdî çözülme, toplu halde yaşanan çürümenin küçük bir özeti olmakla, hem sebebi hem de sonucudur. Mesela... Sabahın erken saatlerinde bir otobüs, metro yahut banliyö treninin cam kenarına kafasını yaslarken dışarıdaki tuval ile akıp giden o solgun yüz, aslında herşeyin, bütün olan-bitenin özetidir. Odasına kapanıp, perdeleri çekip akıllı(?) telefon ekranının mavi ışığında dünyayı eritmeye çalışan genç, sadece tembellik etmiyordur; zira o, dışarıdaki büyük ve kuralsız panayırın gürültüsüne karşı kendi yaralı ruhunun hudut kapılarını kapatmıştır. Çünkü insan, sınırları ihlal edildikçe küçülebilen bir varlık... Büyük resme gözlerini kapatırken çocuksu bir dürtüyle... Önce mahallesinden, sonra sokağından, en nihayetinde kendi zihninin istem dışı işlemekle vazifelendirilmiş en kuytu köşesinden vazgeçer.
İşte o sosyo-psikolojik eşik, tam da bu içe doğru büzülme/sığınma anında geçilir. İç alemlerde cereyan eden kırılma, büyük bir gürültüyle olmaz; aksine varla yok arası bir sünger gibi bütün itirazı emer. Eşiğin ötesinde herşey mutlak sıfırda eşitlenir belli belirsiz... Eşiğin gri tarafına geçildiğinde, artık kötülük şaşırtmaz, iyilik umuru okşamaz, erdem antikalaşır, nitelik ve nicelik aranıp sorulmaz olur, haksızlık öfkelendirmez. "Zaten hep böyleydi" cümlesi, bir kabullenişten ziyade, ruhun daha fazla yara almamak için salgıladığı sahte bir ağrı kesiciden başka bir şey değildir. Cemiyet, kendi çürümesini "uyum sağlama yeteneği" olarak adlandırıp avunmanın fevkinde sendelerken... Uyumluluk performansına alkış beklerken, yavaş yavaş ısınan suyun içindeki kurbağanın rehavetine nazire eder kuşkusuz! Gitmek/kaçmak(?) bir ihtimal olmaktan çıkmış, kalmaksa -mevzunun ağırlığından mülhem- ağır çekim bir terki terke dönüşmüştür. Su kabına düşüp debelenip duran yaban arısı misali ruhi felçle donakalan insan, dışarıdaki çürümeye karşı ördüğü duvarların aslında kendi hapishanesi olduğunu fark ediverir. İşte kıldan ince kılıçtan keskin bu geçitte... Ne tam anlamıyla teslim olabilir ne de ayağa kalkacak dermanı bulabilir. Asırlar öncesinden Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’de fısıldadığı o kadim hakikat, bugünün o solgun çehrelerinde yankılanır:
"Kişi umduğuna göre yaşar ve dileğine doğru koşar; umudu kesilirse, hayatın tadı kalmaz ve insan solar."
Yeise yakasını kaptıran bir cemiyetin çocukları, koşmayı unutmuş bir küheylan, ayın buluttan kurtulduğu kısacık demlerde titreyen bir gölgedir artık... Çaresizlik, çare yokluğundan değil, çareye olan inancın tüketilmesiyle dal-budak salar. Zehirli sarmaşığın kollarında büyüyen bir kör nokta misali...
Fakat bu soğuk ve kaçınılmaz soluşun tam ortasında, karanlığın en koyulaştığı yerde, tuhaf bir şekilde uyanışın da tohumu gizlidir. Çünkü insan ruhu, bütünüyle yok olmayı reddeden hikmet-i İlahi bir çekirdeğe sahiptir. Kişioğlunun kurtuluşu, dışarıda sürüp giden panayırın düzelmesinde değil, kendi içindeki o dehlizin yosun bağlamış duvarlarını yıkacak ilk çatlakta başlar. Uyanış, sahte bir iyimserlik ya da işporta harcı basitliğinde ucuz bir umut tacirliği değildir; aksine, acının ve çaresizliğin dibine kadar batıp, o bataklığın zemininden sıçrayarak kendini yukarı fırlatmaktır. Tam burada... Dedem Fuzûli, tâ ötelerden hikemî sesiyle ruhun sancılı tekâmülünü fısıldar:
"Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânındadır"
Cemiyetin uyanışı, kendinde karar kıldığı işte bu "dertle hoş olmak" evresinde başlar. Suni çarelerin, dayatılan sahte merhemlerin aslında ruhsuzluğu tahkim ettiği anlaşıldığı ân; acı/çile yegâne pusula haline gelir. Kurtuluş; yılgınlığın gölgesinde yeşeren yalancı konforu terk edip, yaranın verdiği sızıyı kabullenmek ve o sızıyla ayağa kalkmaya niyet etmekle başlar. İnsan, üzerine boca edilen tekno-paganik narkozun etkisinden ancak kendi kendinde yitirdiği kendini bulup, kendi/öz acısının keskinliğiyle sıyrabilir. Bu sebeptendir ki dermanı başkasında aramayı bırakan, yarasını bir silaha dönüştüren her fert, o kolektif yılgınlık duvarında açılmış yeni bir gediktir. Ve o gediklerden geçip gelen ışık hüzmeleri, eninde sonunda sesi, kokuyu ve rengi fıtratı icabı yerli yerine iade edecektir.