Emekli babasının en küçük çocuğu bizim Hâlid... Bildiğin tekne kazıntısı... Gurbette tahsil görmenin tatlı çilesine öyle meftun ki... Lisans, yüksek lisans derken doktora talebeliğinin fevkinde... Babasının yolladığı harçlığın, bu adam yutan koca şehirde yetmezliğini ele vermemek için... Geceleri bu ihtiyar ve hususi tiyatronun temizliğini yapıyor. Sanat sinmiş toz yığınlarını süpürürken, sabahtan kalma yorgunluğun da kesafetiyle koltuklardan birinde sızıp kalmışlığı çoktur. Bu hafta daha da ağır Hâlid için... İmtihanların cenderesinde pek bir bitap düşmüş... Saat gece 3:20... Daha sabaha çok var. Azıcık kestirmekte bir beis yok deyip... Sahnenin önündeki koltuğa yığılıp belli belirsiz perdelere dalıp gidiyor...
.../...
Firâset – (Sahneye hızla girer, etrafa bakınır...) Yine aynı sis… İnsanlar yürüyor ama nereye gittiklerini bilmiyorlar. Bakıyorum gözlerine; sadece bir sonraki adımı düşünüyorlar, on adım sonrasını değil. Zekâ keskinleşti ama ufuklar daraldı.
Basiret – (Ağır adımlarla yaklaşır) Sakin ol Firâset! Senin o keskin gözlerin sadece yüzeyde depreşip duran dalgaları görür. Derindeki akıntıyı anlamak için acele etmeyen bir nazar gerekir. Ben dalgalara değil, denizin derinliklerine bakarım.
Firâset – Ama üstâdım, zaman hızlandı! İnsanlar ânı kaçırıyor. Ben bir bakışta niyetleri okumasam, haini kahramandan ayırmasam, senin o derin görüşün vaziyet edene kadar iş işten geçiverir!
Basiret – Senin gördüğün anlık tehlikedir, benim gördüğüm ise zamansız hakikat... Sen çukuru fark edersin, ben ise o yolun hiç yürünmemesi gerektiğini bilirim... Ama haklısın… İkimiz de yetmeyiz bu karanlığa...
Liyâkat – (İçeri girer) Burada büyük bir karmaşa var. Herkes konuşuyor ama kimse hak ettiği yerde değil! Hak etmeyene sorumluluk verirseniz, nizam kalmaz, için için çöker. Ben buraya ölçüyü, tartıyı ve hakkı getirmeye geldim.
Firâset – Hoş geldin Liyâkat! Ama baksana, insanlar artık senin adaletine bakmıyor. Kendini parlatana, en çok bağırana makam veriyorlar. Boş tenekelerin sesi daha gür... Senin o sessiz emeğin köşede unutuluyor.
Liyâkat – Unutulabilirim Firâset, ama yok olmam! Bir cemiyet beni terk ettiğinde, önce adaleti, sonra geleceğini kaybeder. Ben bir lüks değilim bilâkis insanlığı ayakta tutan gizli temelim... Temel çökerse, üzerindeki yapının ne önemi kalır?
İtimat – (Hafif adımlarla girer) Hepiniz haklısınız dostlarım… Ama eksiksiniz! Sen Liyâkat, ne kadar adil olursan ol; sen Firâset, ne kadar zeki olursan ol… Eğer ben yoksam, insanlar birbirine bakarken sadece arkalarından vurulma korkusu yaşarlar. Ben yoksam, bu dünyada hiç kimse huzurla uyuyamaz!
Basiret – Güzel söyledin İtimat... Fakat senin de bir kusurun var: Çabuk kör oluyorsun... Bazen öyle insanlara güveniyorsun ki, arkandaki uçurumu görmüyorsun. İşte o zaman bana muhtaç kalıyorsun.
İtimat – Belki de öyledir, Basiret... Ben inanmayı seçerim, çünkü şüphe dünyayı çürütür. Evet, bazen kırılırım. Ama kırılan bir itimat bile, hiç güvenmemiş bir kalpten daha diridir.
Liyâkat – Peki ya ben? İtimat, sen bazen sadece "sevdiğin" için birilerine güvenirsin. Ama o işi yapmaya gücü, kabiliyeti ve dahi vasfı yetmez! Sadakatinden emin olduğun o cahiller, dünyayı yıkıverir. Güven, liyâkat ile taçlanmalıdır!
(Sahnenin arkasındaki sisten kahkaha ve fısıltı sesleri yükselir. İçeriye Riyâ ve arkasından nefes nefese Hırs girer.)
Riyâ – (Alkışlayarak) Çok etkileyici! Gerçekten gözlerim yaşardı. Yüzyıllardır aynı nakarat: Adalet, erdem, samimiyet... Fakat unuttuğunuz bir şey var sevgili hasletler; dünya artık sizin o tozlu muhayyilenizdeki gibi dönmüyor.
Firâset – (Öne atılır) Dur orada! Ben senin o tatlı dilinin altındaki zehri daha tükürmeden sezerim riyâ... Yüzündeki maske ne kadar parlaksa, arkasındaki karanlık o kadar koyu...
Hırs – (Öne fırlar) Çekilin önümden! Neyi ölçüp biçiyorsun hâlâ Liyâkat? Dünya artık "hak edenin" değil, "ilk kapanın" dünyası! Ben duramam, durursam düşerim. Güç benim olmalı, her şey benim olmalı!
Liyâkat – Senin gücün sadece yıkmaya yeter Hırs... Hak edilmemiş bir başarı, sahibini besleyen değil, kemiren bir canavardır. Sorumluluk alırsan, altındaki insanları ezersin.
Hırs – Ezilsinler! Yukarıya tırmanırken basamaklara ihtiyacım var. İnsanlar güçten anlar, senin ölçüp biçmelerinden değil!
Riyâ – (İtimat’ın yanına sokulur) Âh İtimat... En çok da sana üzülüyorum. Temiz kalpli dostum... Herkese güveniyorsun ve günün sonunda hep canın yanıyor, değil mi? Gel, benim kanatlarımın altına gir. Ben insanlara tam da duymak istediklerini söylerim. Sana öyle bir güven ortamı yaratırım ki, sahte olduğunu kimsecikler anlamaz...
İtimat – (Geri çekilir) Uzak dur benden! Senin sunduğun güven, üzerine basıldığında çöken ince bir buz tabakasından farksız! Ben incinmekten korkmam lâkin senin o sahte sadakatinle kirletilmektense, bin kere kırılmayı yeğlerim.
Riyâ – (Basiret’e döner) Peki ya sen ihtiyar? Sadece doğruları gösteriyorsun. Ama insanlar doğrulardan nefret eder. Ben onlara tatlı yalanlar, duymak istedikleri övgüleri satıyorum. Söyle bana, hangimizin peşinden daha çok koşuyorlar?
Basiret – İnsanlar geçici bir süre senin serâbına aldanabilir Riyâ! Ama benim ışığım er ya da geç o soğuk ve yılışık maskeni düşürür. Gerçek ortaya çıktığında, senin o ördüğün yalan duvarlarının her tuğlası üzerine yıkılır... Ki altında kalırsın!
Hırs – Bırakın bu erdem safsatalarını, karın doyurmaz cümleleri! Zaman benim zamanım! Hız benim hızım! Firâset! Sen zekisin, benim yanımda ol. Senin sezişlerin ve benim bitmek bilmeyen enerjimle dünyaya diz çöktürelim!
Firâset – Asla! Benim zekam, senin kör hırsının hizmetçisi olamaz. Sen önündeki uçurumu bile görmeden koşan bir körsün. Ben ise o uçurumu görüp durmasını bilenim. Seninle gelirsem, seninle birlikte yok olurum.
Riyâ – (Hırs’ın koluna girer) Boş ver bunları Hırs... Onlar burada tartışadursun, biz gidip aşağıda insancıklara yeni sahte hedefler, yeni unvanlar verelim... Onları birbirine düşürelim ki, bizim hükümranlığımız kolaylaşsın...
(Riyâ ve Hırs tam sahneden çıkacakken, dört haslet el ele tutuşur. Sahne birden aydınlanır. Bu birliktelik Riyâ ve Hırs'ı görünmez bir duvar gibi durdurur.)
Basiret – Gidemezsiniz! İnsanın ruhunu tamamen terk etmenize izin vermeyeceğiz. Siz ne kadar karanlık yayarsanız yayın, biz tek bir yürekte birleştiğimizde sisiniz dağılmak zorunda kalmaya mahkûm!
Liyâkat – Emek olmadan kazanılanın ve dürüstlük olmadan söylenenin hükümsüz olduğunu insana hatırlatacağız!
İtimat – Biz bir araya geldikçe, insanlar sizin yalanlarınızdan yorulup yine bize, hakikate sığınacaklar.
(Riyâ ve Hırs, ışığın şiddetine dayanamayarak sahnenin karanlık köşelerine doğru çekilir ve kaybolurlar.)
Firâset – Gittiler... Ama biliyorum, insanın zayıf bir ânını kollamak için kapıda bekleyecekler.
Basiret – Beklesinler... İnsan basiretle uyanık kaldığı, firâsetle sezdiği, liyâkatle çalıştığı ve itimatla bir arada durduğu sürece; hiçbir gölge insan ruhunu istila edemez!
(Işıklar yavaşça kararır. Perde iner.)
.../...
Seher vaktinin ayazdan nefesiyle zıplar gibi uyandı Hâlid... Mahmurluğunu, yerleri süpürerek gidermeye çalışırken... Hasletler piyesinden hissesine düşenlerin tefekkürü içinde terliyordu. Her kişioğlu gibi... Zamâneye içerliyordu!