İslâm ve Batı sanatları arasındaki karşılaşmada uğrayacağımız ikinci adres, ressam Wassily Kandinsky’dir.
Soyut resmin Kazimir Maleviç, Jackson Pollock vd. büyük ressamlarına değil de özellikle Kandinsky’ye uğramamızın nedeni, onun Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı kitabında (çev. Mehmet Ali Sevgi, Ketebe, İstanbul 2020) ve çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda ortaya koyduğu görüşlerin ülkemizde de iyi biliniyor olmasıdır.
Bir diğer neden ise önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere, İslâm ve Batı sanatları arasındaki ontolojik farkı göz ardı eden kimi Müslüman sanatçıların, İslâm sanatını modern soyut sanatın tarihsel öncülü gibi sunarken özellikle Kandinsky’ye yaslanmalarıdır.
Biz de bunlardan hareketle Kandinsky’nin söz konusu eserindeki görüşlerini, başka görme biçimleriyle karşılaşma planımız çerçevesinde ele almayı tercih ettik.
Öncelikle ve önemle belirtelim ki Kandinsky’ye uğramamız, İslâm sanatıyla Batı sanatını birbirine benzetmek veya birini diğerinin öncüsü / ölçüsü hâline getirmek için değildir. Maksadımız, başka bir sanat ve görme tasavvurunun içinden geçerek kendi sorularımızı daha kesin ve anlaşılır hâle getirebilmektir.
Öte yandan Kandinsky’nin önemi, yalnız modern soyut resmin öncülerinden biri olmasında değildir. Onu bizim için asıl önemli kılan, resmin görünen nesnelerle ilişkisini yeniden düşünürken sanatçıyı eser meydana getirmeye sevk eden iç etkinin mahiyetini araştırmasıdır.
Bu bağlamda Kandinsky, daha önce karşılaştığımız Mondrian ve nasipse ileride karşılaşacağımız Georges Didi-Huberman, Hans-Georg Gadamer, John Berger ve Jean-Luc Marion’dan şu soruya verdiği ağırlıkla ayrılır: Sanatçı neden belirli bir biçimi, belirli bir rengi, belirli bir kompozisyonu meydana getirmek zorunda hisseder?
Yakın geçmişteki yazılarımızda bizim de “sanat eserinde yalnız neyin yapıldığını değil, onu öyle yaptıran etkinin ne olduğunu” anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız hatırlandığında, bu sorunun değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Ancak başlangıçtaki bu yakınlık bizi yanıltmamalıdır. Zira Kandinsky’nin tinsel/manevî olan kavramı, İslâm düşüncesindeki ruh ve mâna kavramlarının doğrudan karşılığı değildir. Dolayısıyla onun iç zorunluluk olarak adlandırdığı ilke de ilham, keşf, tecellî yahut fıtrat kavramlarından herhangi biriyle özdeşleştirilemez.
Yine Kandinsky’nin mezkur kavramlarıyla Walter Benjamin’in aura (hâle) kavramı arasında düşünsel yakınlıklar kurulabilse de bunları İslam sanat nazariyesindeki ruh ve nûr kavramlarıyla eşitlemek de mümkün değildir.
Zira Kandinsky, sanat eserinde görünür biçiminde ruhsal bir etkinliğin varlığını; Benjamin ise eserin tarihsel biricikliğiyle ilişkili, yakınlığında bile mesafesini koruyan bir karşılaşma tecrübesini araştırır.
İslâmî planda ise tesir ile idrak, hayranlık ile marifet, biriciklik ile hakikat aynı şey değildir. Dolayısıyla sanat eserinin ruhsal tesirini hissetmek veya onun aurasını tecrübe etmek, o eseri hakkıyla idrak etmek anlamına gelmez.
Bu bakımdan her iki yaklaşım, İslâm düşüncesiyle temas noktaları bulunsa da ondan farklı ontolojik ve kavramsal zeminlere dayanmaktadır.
Şimdilik Benjamin’i paranteze alıp Kandinsky’den ilerleyecek olursak, benzer gibi görünen bu anlayışların gerisindeki ontolojik zemin farkını daha açık biçimde görebiliriz.
Kandinsky’nin mezkur kitabını modern sanatın bir kriz döneminde kaleme aldığı malumdur. Onun eleştirisine göre bu dönemde sanat, görünen dünyanın taklidine, nesnelerin dış görünüşüne, teknik ustalığa ve estetik beğeniye indirgenmiş; maddî başarılar artarken sanatın içsel ve manevî gayesi geri plana itilmiştir.
Kandinsky buna karşı sanatın yalnız görünen nesneleri yeniden üretmekten ibaret olmadığını savunur. Ona göre sanat eserinin görünür kuruluşunda, dış biçimden ibaret olmayan bir iç etkinlik bulunmaktadır.
Bu anlayışta resim, nesnenin benzerini meydana getirmekle yetinemez; rengin, çizginin ve biçimin kendilerine mahsus tesirlerini de ortaya çıkarabilmelidir.
Kandinsky’nin geldiği bu nokta, aynı zamanda bizim nazarın nizamına mahsus anlayışımızla ilk temas noktasıdır.
Çünkü bizim için de sanat eseri yalnız bir nesnenin benzeri değildir. Nitekim hat, tezyinat, mimari ve minyatür üzerine yürüttüğümüz incelemelerde, sanatsal kuruluşun görünen şeyin dış görünüşünü aşan bir idrak ve mâna ilişkisine dayandığını belirlemeye çalıştık.
Buna rağmen burada hemen bir ayrım daha yapmamız gerekir: Kandinsky, görünür nesnenin egemenliğinden kurtulmak için soyutlamaya yönelir. İslamî nazar ise görünür nesnenin egemenliğini sorgularken zorunlu olarak soyutlamayı teklif etmez.
Nasipse buradan devam edelim.