Bir önceki yazımızda, Didi-Huberman’ın görmenin gözde bitmeyişi ile sûretin de hakikatin kendisi hâline gelmeyişini “bambaşka bir ontolojik zeminden ve maharetle” problemleştirdiğini belirterek, bu bağlamda onun mezar örneğine kendi anlayışımızdan baktığımızda görünenden onda göze verilenin taş – yüzey – hacim ve biçim; nazara açılanın ise yokluk – ölüm – hatıra – kayıp – öte – görünmeyen zincirine tabi olduğunu ilk husus olarak iletmiştik.

Fakat burada şu hatırlatmayı yapmamız gerekir. Didi-Huberman bize görünmeyenin ne olduğunu söylemez; yalnız görünürün kendisinden ibaret olmadığını iletir. Bizim dillendirdiğimiz anlayış ise tam bundan sonra başlar.

Dolayısıyla Didi-Huberman’dan alabileceğimiz ilk önerme, “Sûret, kendisini gösterirken kendisinde olmayanı da düşündürebildiği için sûrettir.” şeklinde olacak, ancak nazarın nizamı esasında buna şu ikinci cümleyi eklememiz gerekecektir: Nazar, sûretin kendisi olmadığını bilerek onda açılan mânaya yönelir. İşte Didi-Huberman’ın görmesiyle bizim nazarımızın ayrıldığı ilk eşik budur.

Didi-Huberman’ın problemleştirdiği ikinci husus şudur: Ona göre insan, görmenin yarılmasına tahammül etmekte zorlanır ve iki kaçış yolu üretir: a) İnanç: Görünmeyeni hemen bir anlamla doldurur. b) Totoloji: “Gördüğüm yalnız gördüğümdür.” diyerek görünmeyeni iptal eder.

Buna, onun terminolojisine tercüme etmeden ama nazarın nizamına mahsus bir bakışla yaklaştığımızda üçüncü bir imkân belirir: Sûrette kalmamak ama sûreti de iptal etmemek! Ki bu, aynı zamanda “nazarın terbiyesi”ni çok güçlü biçimde tarif edebilecek bir formül olarak da değer kazanabilir.

Çünkü terbiye olmamış nazarın iki tehlikesi vardır: Birincisi, sûreti hakikatin kendisi zannetmek. İkincisi, sûreti değersizleştirip hakikate doğrudan ulaştığını zannetmek. Bizim kurduğumuz hayal - suret - mâna ilişkisi ise her ikisine birden mâni olur. Hayal, zaten duyulur ile akledilir, zâhir ile bâtın, sûret ile mâna arasındaki berzah olduğu için sûret ne mutlaklaştırılabilir ne de ortadan kaldırılabilir.

Bu durumda şöyle bir cümle kurabiliriz: Nazarın nizamı, görünürde hapsolmamak kadar görünürü aşma iddiasının taşkınlığından da korunmaktır. İşte Didi-Huberman, bizim bu düşünceye kapı aralamamıza yardımcı olur.

Üçüncü husus, karşılıklı yakınlaşmamızla ilgilidir: Gündelik görme anlayışı şöyledir: Ben bakarım ve nesneyi görürüm. Bu ifadede özne aktiftir; nesne pasiftir. Didi-Huberman bunu “Ben nesneye bakarım; nesne bana bakar.” ifadesiyle kırar. Elbette nesnenin gözü yoktur. “Bana bakması”, benim onu bütünüyle görsel mülkiyetime alamamam ve onda bana geri dönen, beni yerimden eden bir fazlalığın bulunmasıdır.

Şimdi bunu, nazarın nizamı esasında “Nazar baktığı şeyi açığa çıkarırken bakanı da ele verir.” şeklindeki kendi hükmümüzle birlikte okuduğumuzda, nazar artık tek yönlü bir faaliyet olmaktan çıkarak “Ben neyi görüyorum?” sorusunun yanında “Gördüğüm şey beni nasıl bir gören hâline getiriyor?” sorusunu sordurur.

Bu, bizim sanat nazariyemiz açısından çok önemli bir genişleme sağlar. Zira bu sayede sanat eseri artık yalnız nazarın nesnesi de değildir; aynı zamanda nazarı terbiye eden şey hâline gelir: Hat levhasına bakan göz harfi görür; fakat hattın ölçüsü, boşluğu, sükûnu, ritmi ve nispeti, bakışın kendi aceleciliğini de açığa çıkarabilir. Kubbetü’s-Sahre’ye bakan göz yapıyı görür; fakat mekânın kurduğu merkez, ışık, mesafe ve hareket, bakan insanın mekânla kurduğu ilişkiyi de yeniden düzenler. Böylece sanat eserinin işlevi, sadece görülmek ve anlaşılmak olmaktan çıkarak görülmek ve bakanın görmesini değiştirmek hâline gelir. Bu yaklaşım, “görmenin terbiyesi” ifademize oldukça sağlam bir fenomenolojik dayanak sağlar.

Dördüncü husus, Didi-Huberman’ın “çifte mesafe” kavramıyla bize verimli bir söz alanı daha açmasıdır: “Sanat eseri bana yakındır; görüyorum. Fakat aynı zamanda uzaktır; onu tüketemiyorum.” Bu iki durum aynı anda gerçekleşir: yakınlık ile mesafe!

Burada bizim sanat nazariyemizin temel kavramlarından edep devreye girebilir. Çünkü edep, bu açıdan yalnız ahlâkî davranış değil, varlıkla doğru mesafeyi koruma bilgisi olarak düşünülebilir.

Bizce nazarın edebi, “gördüğünü kendine mâl etmemek; fakat ondan bütünüyle uzaklaşmamak” olduğuna göre, bununla sanat eserine fazla yaklaşmanın onu nesneye indirgemek, fazla uzaklaştırmanın da onu sembolik şifreye dönüştürmek olacağını teyiden belirtmiş oluruz.

Bu durumda nazar, ikisinin arasındaki doğru nispeti kurar. Böylece Didi-Huberman’ın çifte mesafe kavramının karşısına, doğrudan bir tercüme olarak değil, bizim nazariyemizin içinden “nazarın edebi / nispetin muhafazası” çıkabilir.

Nasipse buradan devam edelim.

Kaynak: yenisafak.com