“İslam tasavvurunda sanat” bağlamında hüsnühatla ilgili en-Nifferî ile İbn Arabî’nin metinlerinden yaptığımız iki kazı ile Kazasker’in bir hüsnihattını okuma denememizin bir benzerini şimdi edebiyatla ilgili olarak yapalım inşallah.
Bu kazıyı yapabileceğimiz değerli eserlerin başında Mahmud-ı Şebüsterî’ye ait Gülşen-i Râz’ın geldiğine inandığımız için, ondaki 13. soruyu ve cevabı seçtik.
Ancak buna geçmeden önce “Şebüsterî ve Gülşen-i Râz neden önemlidir?” sorusunu özetle de olsa cevaplamamız gerekmektedir. Zira Şebüsterî›nin Gülşen-i Râz’ı, yalnızca tasavvufi bir mesnevi değil, aynı zamanda klasik İslam şiirinin kullandığı sembolik dilin neyi anlattığını açıklayan en önemli metinlerden biridir.
Muhyiddin İbn Arabî’nin XIII. yüzyıl boyunca Kuzey Afrika’dan Şam’a, Konya’dan Anadolu’nun irfan merkezlerine kadar uzanan tesiri, yalnızca tasavvuf düşüncesini değil, şiirin ve sanatın dilini de derinden etkilemiştir. Konevî, Irâkî, Kâşânî, Kayserî, Molla Fenârî, Abdurrahman Câmî, Bursevî ve daha niceleri gibi Şebüsterî de bu büyük irfan zincirinin önemli halkalarından biridir. Bu sebeple Gülşen-i Râz, yalnızca bir şairin kaleminden çıkmış bir eser değil, İbn Arabî sonrasında teşekkül eden “metafizik dilin şiir hâline gelmiş bir özeti” gibidir.
Şebüsterî, Tebriz yakınlarındaki Şebüster kasabasında yaşamış İranlı bir sûfîdir. Hakkında günümüze ulaşan bilgiler sınırlı olmakla birlikte, Şam, Hicaz ve Mısır gibi ilim merkezlerinde bulunduğu, dönemin tasavvufî ve fikrî birikimini yakından tanıdığı anlaşılmaktadır. Onun adını asırlar boyunca yaşatan ise, yaklaşık bin beyitlik Gülşen-i Râz adlı eseridir.
Bu eser, Horasanlı sûfî Mir Hüseynî’nin tasavvuf ve metafizik hakkında yönelttiği sorulara cevap olarak kaleme alınmıştır. Ancak zamanla konu soru-cevap çerçevesini aşmış, Vahdet-i vücûd düşüncesini, tasavvufî aşk anlayışını ve sûfî şiirinin semboller dünyasını açıklayan temel metinlerden biri hâline gelmiştir. Özellikle göz, dudak, zülüf, ben, şarap, sâki, meyhane, put ve zünnar… gibi klasik şiirin merkezî mecazlarının neye işaret ettiğini açıklaması bakımından eşsizdir.
Bu yüzden Gülşen-i Râz, yalnızca bir şiir kitabı değil; İslam edebiyatının nasıl bir varlık anlayışına, nasıl bir insan tasavvuruna ve nasıl bir dil teorisine dayandığını gösteren bir poetika metni olarak okunmalıdır. Nitekim eser, yazıldığı tarihten itibaren onlarca defa şerh edilmiş; başta Lâhicî olmak üzere pek çok mutasavvıf tarafından tasavvuf düşüncesinin temel kaynaklarından biri kabul edilmiştir.
Bizim açımızdan daha önemli olan husus ise şudur: Şebüsterî, Gülşen-i Râz’da sadece bazı mecazların anlamını açıklamaz; aynı zamanda Müslüman şairin dünyaya nasıl baktığını da gösterir. Böylece eser, “Şair neden gözden, dudaktan, saçtan ve yüzden söz eder?” sorusunun cevabını verdiği kadar, daha önceden sorduğumuz “Bizim edebiyatımız neydi?” sorusunun da cevaplarından birini içinde taşır. Nitekim, “Neydi bizim edebiyatımız?” sorusunu cevaplandırmaya çalışırken sık sık modern edebiyat anlayışının kavramlarıyla kuşatıldığımızı fark ederiz. Zira bugün edebiyat denildiğinde akla çoğunlukla bireyin kendisini ifade etmesi, duygularını dışavurması, hayal gücüyle yeni dünyalar kurması, özgünlük üretmesi yahut gerçekliği yeniden kurgulaması gelir. Oysa klasik İslam dünyasında şiire ve söze yüklenen anlam bütünüyle farklıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu farkı en berrak biçimde görebileceğimiz metinlerden biri Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz adlı eseridir.
Şebüsterî’ye yöneltilen soru dikkat çekicidir:
“On Üçüncü Sual:
Nedir murâdı ma’nâ ehlinin bunca ibâretten, / Ki vazgeçmez bir türlü göze, dudağa işâretten?
Ne arar o; yüzde, zülfte, sakalda, bende? / Ki makâmları aşmış kişidir o ulu bende.”
Yani, madem sûfîler makamları aşmış, hakikate ulaşmış kimselerdir; öyleyse neden hâlâ gözden, dudaktan, zülüfden, sakaldan, benden söz ederler? Neden hakikati doğrudan söylemek yerine bu sembollere başvururlar?
Bu soru gerçekte yalnız Şebüsterî’ye değil, bütün İslam şiirine sorulmuş bir sorudur. Divan şiirinden tasavvuf şiirine, Attâr’dan İbnü’l-Fârız’a, Fuzûlî’den Şeyh Gâlib’e kadar uzanan büyük şiir geleneği, yüzyıllar boyunca göz, kaş, saç, ben, dudak gibi mazmunlarla konuşmuştur. Modern okur çoğu zaman bunu aşk edebiyatının alışkanlığı sanır. Şebüsterî ise bunun çok daha derin bir sebebe dayandığını söyler.
Şebüsterî’nin verdiği cevap özetle şudur: Kâinatta görünen her şey Hakikat Güneşi’nin bir yansımasıdır. Bu yüzden hiçbir şey yalnızca kendisi değildir. Göz, göz olmaktan; saç, saç olmaktan; ben, ben olmaktan çıkar ve ilâhî hakikatin bir işareti hâline gelir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.