“Oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı”,

“Tek başıma yapmadım”,

“Sadece ben mi yaptım?”

Değerli kardeşlerim,

Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu'nun 28 Ekim tarihli “Size kim ‘Gel gel’ dedi!” başlıklı köşe yazısında yer verdiği yazının girişindeki sözler, doğrusu beni hayli düşündürdü.

Likoğlu, son günlerde gündemden düşmeyen fon meselesine değinirken bu ifadelerin kulaktan kulağa dolaştırıldığını yazıyor. Sözlerin kimlere ait olduğu ve hangi şartlarda söylendiği bilinmiyor. Dolayısıyla kimseyi duyumlarla suçlamak doğru olmaz. Ancak bu sözlerin çağrıştırdığı anlayış üzerinde durmamız gerekiyor.

Bir baba evladını sever, korur, başına bir kötülük gelmesini istemez. Evladının suçsuzluğuna inanıyorsa hakkını araması da en tabii hakkıdır. Peki, evlat sevgisi hukukun önüne geçmeye, makamın gücüyle yanlışları örtmeye kadar uzanabilir mi?

Hele bu makamlar, milyonlarca insanın umut bağladığı bir siyasi hareketin çatısı altında elde edilmişse...

Yaklaşık çeyrek asırdır ülkeyi yöneten, bu süre içinde milletimize önemli hizmetler kazandırmış bir siyasi hareketten söz ediyoruz. Yollar, köprüler, hastaneler, okullar, savunma sanayisinde atılan adımlar gibi pek çok dev eser. Bunların her biri başlı başına önemli. Ancak bu hareketin hizmetlerini yalnızca ülkemizin sınırları içerisinde değerlendirmek de eksik olur.

Somali'de açlıkla mücadele eden çocuklardan Gazze'de zulüm altında yaşayan insanlara kadar, dünyanın farklı coğrafyalarındaki gariplere, mazlumlara, mustazaflara el uzatmaya çalışan bir irade var ortada.

Elbette yanlışlar da yapılmıştır, eksikler de olmuştur. Hiçbir siyasi hareketi hatasız görmek doğru değildir. Fakat bütün bunlar, yıllardır ortaya konulan hizmetleri ve verilen mücadeleyi yok saymamızı gerektirmez.

Böylesine büyük emeklerle bugünlere gelmiş bir hareketin, bazı insanların dünyalık hesapları yüzünden yıpranma ihtimali insanı üzmez mi?

Birilerinin çocukları daha rahat yaşasın, daha lüks evlerde otursun, yatları, katları, servetleri olsun diye bu milletin güveni tehlikeye atılabilir mi?

Yanlış anlaşılmasın. Kimsenin meşru yollardan kazandığı parada, malda, mülkte gözümüz yok. Zenginlik başlı başına ayıplanacak bir şey değildir. Ancak siyasi makamların, nüfuzun ve yakınlıkların haksız kazanç için kullanılması bambaşka bir meseledir.

Üstelik bunun bedelini yalnızca yanlış yapanlar ödemiyor.

Bu hareketin bugünlere gelmesinde, işinden çıkıp teşkilat toplantısına koşan, ailesine ayıracağı vakitten fedakârlık ederek kapı kapı dolaşan, gerektiğinde kendi cebinden harcayan, bütün bunları yaparken de hiçbir karşılık beklemeden sadece Alla rızası için mücadele eden nice kardeşlerimizin emeği var.

Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da geçtiğimiz günlerde partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, yıllardır birlikte yol yürüdüğü dava arkadaşlarının fedakârlıklarını hatırlatarak onların emeklerinin karşılığını ödemekte zorlanacağını ifade etti.

Gerçekten de bu insanların emekleri neyle ölçülebilir?

Bir tarafta kendi çocuklarının rızkından, ailesine ayıracağı zamandan fedakârlık ederek mücadele edenler; diğer tarafta ise siyasi yakınlıklarını kendilerinin veya çocuklarının menfaatine kullanma iddialarıyla gündeme gelenler...

Hiçbir evlat babasının makamından dolayı suçlu sayılamaz. Hiçbir baba da çocuğunun yanlışından dolayı peşinen mahkûm edilemez. Suç şahsidir. İddiaları araştırmak, delilleri değerlendirmek ve hüküm vermek hukukun işidir.

Ancak evladına yöneltilen suçlamalar nedeniyle onun adalet önüne çıkmasını engellemek için makamını ve nüfuzunu kullanmaya kalkışan bir baba varsa, bunun ne hukukta ne de vicdanlarda savunulacak bir tarafı olabilir.

Yüce kitabımızın Nisâ suresinin 135. ayeti bize çok açık bir ölçü koyuyor. Kendimizin, anne babamızın ve yakınlarımızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmamızı emrediyor.

Demek ki mesele yalnızca siyaset değil, aynı zamanda imanımızın ve ahlakımızın da bir imtihanıdır.

Bir baba evladına servet bırakabilir. Evler, arsalar, şirketler bırakabilir. Fakat bütün bunlardan daha kıymetli bir miras vardır: Başını öne eğmeden taşıyabileceği temiz bir isim.

Siyasette belli makamlara gelmiş büyüklerimizin özellikle bunu düşünmesi gerekiyor.

Çünkü bugün evladınızı koruduğunuzu düşünerek örttüğünüz bir yanlış, yarın hem onun hem sizin hem de yıllarca hizmet ettiğiniz hareketin karşısına çok daha ağır bir mesele olarak çıkabilir.

Şimdi bütün bunları düşünerek, özellikle evlatları hakkında ortaya atılan iddialar karşısında makamlarının gücüne sığınma eğiliminde olan büyüklerimize seslenmek istiyorum:

Evlatlarınızı elbette sevin, sahip çıkın, haklarını savunun. Ama yanlışlarını savunmayın. Onları koruyacağım derken adaleti çiğnemeyin. Siyasi gücünüzü çocuklarınızın önüne bir kalkan gibi koymayın.

Çocuklarınızın dünyasını kurtarmaya çalışırken kendi ahiretinizi tehlikeye atmayın.

Bu aziz millete çeyrek asra yakın bir zamandır sunulan hizmetleri, ümmetin duasını, mazlumların umudunu ve karşılıksız mücadele eden insanların alın terini şahsi menfaatlerinize kurban etmeyin.

Hele ömrünün yarım asrını aşan bölümünü bu milletin hizmetine adamış, nice zorluklara göğüs germiş, bedeller ödemiş, bu yolda saçlarını ağartmış Cumhurbaşkanımız Muhterem Recep Tayyip Erdoğan'ın mücadelesine, şahsi menfaatleriniz ve evlatlarınızın dünyalık hesapları uğruna gölge düşürmeyin. Bu davaya gönül vermiş milyonların alın terine, yılların emeğine yazık etmeyin!

Evlatlarınıza rahat bir hayat bırakmak isterken, onların yarın utanarak hatırlayacağı bir geçmiş bırakmayın.

Unutmayın, evladınızın geleceğini korumanın yolu, onun yanlışlarını örtmekten değil, doğruyu göstermeyi göze alabilmekten geçer.

Selam ve dualarımla,

Muhammed Sarı