Değerli kardeşlerim,
İnsan siyasete neden girer? Milletine hizmet etmek için mi, yoksa siyasetin sağladığı imkânlarla servetine servet katmak için mi?
Son günlerde gündeme gelen hadiseler, bu soruyu yeniden sormamıza sebep oldu.
Elbette bu ülkede ömrünü milletine hizmete adamış, geride hayır duaları bırakmış nice siyasetçi var. Ancak siyasi makamların ve nüfuzun şahsi menfaat için kullanılabileceği tehlikesini de görmezden gelemeyiz.
Ekrem İmamoğlu hakkındaki yolsuzluk davası ve Mustafa Sarıgül ailesiyle ilgili soruşturma, bu meseleyi yeniden gündeme taşıdı.
İmamoğlu hakkında hazırlanan yaklaşık dört bin sayfalık iddianamede ciddi suçlamalar yer alıyor. Etkin pişmanlıktan yararlanan isimlerin ifadeleri, para hareketleri ve belediye faaliyetlerine ilişkin iddialar yargılamanın önemli başlıkları arasında.
İmamoğlu dört gün boyunca savunma yaptı. Suçlamaları reddetti, iddianameye itiraz etti ve davanın siyasi olduğunu savundu. Ancak benim kanaatimce bu savunma, kamu kaynaklarıyla ilgili tartışmaları sona erdirmeye yetmedi.
Üstelik tartışmalar yalnızca bugünün belediye yönetimleriyle sınırlı değil. Yıllar önce kullanılan siyasi yetkilerin ve o dönemde kurulan ticari ilişkilerin de bugün sorgulandığına şahit oluyoruz.
Mustafa Sarıgül ailesiyle ilgili son gelişmeler bunun örneklerinden biri.
Emir ve Ömer Sarıgül'ün tutuklandığı soruşturmada, yüksek tutarlı para hareketleri ve kamu nüfuzunun kullanıldığına ilişkin suçlamalar gündemde.
Basına yansıyan gizli tanık anlatımlarında, Mustafa Sarıgül'ün Şişli Belediye Başkanlığı dönemindeki bazı imar uygulamalarından haksız kazanç sağlandığı ve bu paraların daha sonra şirketler ile gayrimenkuller üzerinden ticari hayata aktarıldığı öne sürülüyor.
Mustafa Sarıgül ise iddiaları reddediyor ve yaşananları ticari bir anlaşmazlık olarak değerlendiriyor.
Elbette bütün bunlar yargının araştıracağı iddialar. Tutuklama mahkûmiyet değildir. Suçlamaların hukuken ispatlanıp ispatlanmadığına mahkeme karar verecektir.
Bu iki dosyanın hukuki boyutları farklı. Ancak her ikisi de siyasetin sağladığı yetki ve nüfuzun hangi sınırlar içinde kullanılması gerektiğini düşündürüyor.
Çünkü mesele yalnızca kamu kasasından para çıkıp çıkmadığı değil, kamu gücünün şahsi menfaat için kullanılıp kullanılmadığıdır.
Bir belediye başkanının, milletvekilinin veya kamu yöneticisinin elinde önemli yetkiler bulunur. İmar kararları, kamu ihaleleri ve ruhsat işlemleri büyük ekonomik sonuçlar doğurabilir. Bu yetkiler milletin yararına kullanıldığında hizmete, şahsi çıkar için kullanıldığında ise haksız kazanca dönüşebilir.
Bir insan ticaret yapar, şirket kurar, yatırım yapar. Helalinden kazanır, vergisini öder, servet sahibi olur. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak siyasetçinin ticaret yapması başka, siyaseti ticaretine sermaye yapması bambaşka bir şeydir!
İnsan kendi parası üzerinde tasarrufta bulunabilir. Ama milletin parasını kendi malı gibi kullanamaz.
Çünkü beytülmal kimsenin babasının malı değildir!
Orada yetimin, emeklinin, işçinin, alın teriyle vergisini ödeyen milyonların hakkı vardır.
Daha önce kaleme aldığım “İsimler Değişir, Ölçü Değişmez” başlıklı yazımda da aynı noktaya dikkat çekmiştim.
Bugün de aynı yerdeyim.
İktidarda olan da muhalefette olan da aynı ölçüye tabi tutulmalıdır. Kimse siyasi kimliğinden dolayı korunmamalı, kimse de siyasi kimliği sebebiyle peşinen suçlu ilan edilmemelidir.
Peki, bu yanlışların önüne nasıl geçeceğiz?
Siyasete girenlerin mal varlıkları, görevleri sırasında ortaya çıkan olağan dışı zenginleşmeler, yakınlarının kamu kurumlarıyla ticari ilişkileri ve kamu ihaleleri ciddi biçimde denetlenmelidir.
Çünkü şeffaflık, dürüst siyasetçinin korkacağı değil, güven duyacağı bir ilkedir.
Denetlenmeyen güç, zamanla insana kendisini hesap vermek zorunda değilmiş gibi hissettirebilir. İnsan bir süre sonra oturduğu koltuğun sahibi olduğunu zannetmeye başlar. Oysa bugün o koltukta biz varız, yarın başkası olacak.
Makam bizim değil, milletindir. Yetki ise bize verilmiş bir emanettir.
Siyasette ahlak ve hesap verebilirlik, parti ayrımı gözetmeden herkes için geçerli olmalıdır.
Nitekim Cumhurbaşkanımız Çarşamba gün ki Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada özellikle dikkatimi çeken bir bölüm vardı. Kendi seçmeninin yanlışları sorgulamasından, gerektiğinde eleştirmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Ne mutlu bize ki yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen bir seçmenimiz var.” dedi.
Bence bu anlayış bütün siyasi partiler için geçerli olmalı. İnsan desteklediği partinin doğrularını savunurken yanlışlarına da itiraz edebilmeli. Siyasetçiler de kendilerini sorgulayan seçmenlerinden rahatsız olmak yerine onların uyarılarına kulak vermeli.
Çünkü yanlış karşısında susmak sadakat değildir. Asıl sadakat, gerektiğinde kendi desteklediğimiz siyasetçiye de yanlışını söyleyebilmektir.
Siyasette hesap verebilirlik yalnızca mahkemelerin ve denetim kurumlarının işi değildir. Seçmenin de burada büyük sorumluluğu vardır.
Unutmayalım!
Siyasette asıl zenginlik, biriktirilen servet değil, kazanılan güven ve geride bırakılan hayır dualarıdır.
Selam ve dualarımla