Değerli Kardeşlerim,

Dün Arap Baharı konuşuluyordu, bugün Avrupa sokakları hareketli!

Fransa'da öğrenci gösterileriyle büyüyen huzursuzluk, Belçika'da da karşılık buldu. İtalya, İspanya ve Portekiz'de ise farklı sebeplerle insanlar meydanlara çıkıyor.

Özellikle Fransa'dan gelen görüntüler düşündürücü.

Yanan tarihi binalar araçlar, kırılan vitrinler, yağmalanan mağazalar, polisle çatışmalar…

Louis Vuitton ve Hermès gibi dünyaca ünlü markaların mağazalarının yağmalandığı, marketlerin ve küçük esnafın da zarar gördüğü bildiriliyor.

İnsan ister istemez soruyor. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veren Fransa'da neler oluyor?

Hatırlayalım…

2018 yılında Sarı Yelekliler hareketi başlamıştı. İlk kıvılcım akaryakıt vergileriydi. Ancak mesele yalnızca benzin ve mazot fiyatları değildi.

Geçim sıkıntısı, gelir adaletsizliği, hayat pahalılığı ve yöneticilerin halktan uzaklaştığı düşüncesi, biriken öfkeyi sokaklara taşımıştı.

Aradan sekiz yıl geçti.

Dün Sarı Yelekliler geçinemediklerini haykırıyordu, bugün liseli gençler geleceklerinden endişe ediyor.

Öğretmen eksikliğinden, kalabalık sınıflardan ve yetersiz eğitim imkânlarından şikâyet ediyorlar. Daha iyi şartlarda okumak istiyorlar.

Gösterilere zamanla işçiler, sendikalar ve toplumun farklı kesimleri de katıldı.

17 Ekim'deki gösterilere katılımı hükümet 550 bin, organizatörler ise 800 bin olarak açıkladı.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Eğitim hakkı için meydanlara çıkan gençlerle fırsattan istifade mağazaları yağmalayanları aynı kefeye koyamamak gerekir.

Hak aramak başka, başkasının malını yağmalamak bambaşka!

Geçim sıkıntısı hiç kimseye başkasının alın terine el uzatma hakkı vermez. Devlet de kamu düzenini korurken hukukun dışına çıkmamalıdır.

Peki Avrupa'nın diğer ülkelerinde durum nasıl?

Belçika'da öğrenciler eğitim politikalarına, İtalya'da vatandaşlar hayat pahalılığına, İspanya ve Portekiz'de ise özellikle gençler barınma sıkıntısına tepki gösteriyor.

Her ülkenin derdi farklı. Bütün bu hareketleri tek merkezden yönetilen bir kalkışma gibi görmek doğru olmaz.

Ancak ortak bir tarafları var.

İnsanlar geçinememekten, gençler gelecek kuramamaktan, yöneticilerin kendilerini yeterince dinlememesinden şikâyet ediyor.

Tam da burada biraz geçmişe gitmek, hafızamızı tazelemek istiyorum.

Hatırlıyor musunuz, yıllar önce İslam coğrafyasında Arap Baharı adı verilen hadiseler yaşanmıştı?

Tunus'tan Mısır'a, Libya'dan Suriye'ye kadar insanlar meydanlara dökülmüştü.

Batılı başkentlerden demokrasi, özgürlük ve insan hakları üzerine ne açıklamalar yapılıyordu!

Fakat Batı'nın tavrı her ülkede aynı olmadı. Kimi yerde göstericiler desteklendi, kimi yerde askerî müdahaleye başvuruldu, kimi yerde ise siyasi çıkarlar ağır bastı.

Neticede özellikle Libya ve Suriye'de yaşananların bedelini masum insanlar ödedi.

Yıkılan şehirler, dağılan aileler, yetim kalan çocuklar, yurtlarından koparılan milyonlar…

Elbette Arap Baharı ile Avrupa'daki bugünkü gösterileri aynı kefeye koyamayız. Şartlar da hadiselerin boyutları da farklı.

Ama insan sormadan edemiyor.

Kahire'de, Şam'da, Trablus'ta özgürlükten söz eden Batı, Paris'te ve Brüksel'de de aynı hassasiyeti gösterebiliyor mu?

Avrupa'da da hukuku, adaleti ve insan onurunu savunan nice vicdan sahibi insan var. Bizim itirazımız onlara değil, insan haklarını siyasi çıkarlarına göre yorumlayan anlayışadır.

Bir de Avrupa'nın sömürgecilik geçmişi var ki bunu görmezden gelemeyiz.

Başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa devleti, yıllarca sömürgeleştirdiği ülkelerin zenginliklerinden faydalandı. Afrika'nın, Asya'nın nice topraklarında insanların alın teri sömürüldü, kanı döküldü, gözyaşı aktı.

Bugün Avrupa'nın refahında o insanların da alın teri, emeği ve gözyaşı var.

Peki, bunca haksızlığın, bunca acının tarih önünde bir hesabı olmayacak mı?

Elbette Avrupa'nın bugünkü sıkıntılarının tamamını sömürgecilik geçmişine bağlayamayız. Ancak geçmişin yanlışlarıyla yüzleşmenin de bir sorumluluğu ve bedeli vardır.

Dünyanın bir tarafında yangın varken diğer tarafında sonsuza kadar huzur içinde yaşanabileceğini kim söyleyebilir?

Bugün yaşananlara hemen Avrupa Baharı demek için erken olabilir. Fakat Avrupa'nın hem geçmişiyle hem de bugünkü ekonomik ve siyasi tercihleriyle yüzleşmesi gerektiği açık.

Temennimiz, bu yüzleşmenin yeni acılarla değil, adaletle, demokrasiyle ve insan haklarına saygıyla gerçekleşmesidir.

Biz Müslümanlar olarak, geçmişte yaşanan haksızlıkların bedelini bugünün masum insanlarının ödemesini asla arzu edemeyiz. İster Müslüman ister gayrimüslim olsun, ister Avrupalı ister başka bir coğrafyanın insanı… Kadınların, çocukların, yaşlıların acı çekmesinden medet umamayız.

Çünkü bizim adalet anlayışımızda masumun ne dini ne de milliyeti vardır.

Adına Avrupa Baharı denir mi, zaman gösterecek.

Ancak değişmeyen bir gerçek var.

Adalet yalnızca bize lazım olduğunda hatırlanacak bir değer değildir. Herkese, her yerde ve her zaman lazımdır!

Selam ve dualarımla