Huzurevleri artarken huzurumuz kalmadı. "Huzur İslam'da" söyleminden yola çıkarsak, huzursuzluğumuzun gösterdiği kadar İslam'dayız önermesi ve bu önermenin davet ettiği sualler nereye düşer? Hoş... Suallere yeltenmek de pek hayır getiren bir ünsiyet değil... Acaba ile başlayan cümle kurmak, farklı noktalardan bakma ihtimalini ihtimal olmaktan çıkarmak... Dert sahibi olmaya kâfi!

Huzura çıkmakla huzuru bulmak arasında bir negatif korelasyon var sanki... Muhsin oluşla ihsan etmek arasında keza... Tersinden çalışan bir mekanizmaya dönen hayat mı? Akıllara seza! Bildiğimiz yanıldığımıza yetmiyor bu kesin... Madem ki yetmiyor... Varsın bilenler de bilmesin... Hem vesile olduğunu unutan, bilse ne fark eder bilmese ne! Rüzgâr deyip geçmek kolay başımızda esene... Mahiyetini kurcalamadan tabi ki...

Şu huzur nasıl da kısmetli bir hâl... Evi bile var! Barınma(?) gibi bir maişet kaygısı yok... İcar etmeden yuvarlanıp gidebiliyor. Kim bilir belki Ferdi Tayfur 'Huzurum kalmadı' eserini kiracılık günlerinde ziyaret eden bir ilham ile devşirdi? Peki Tanpınar'ın Huzur romanında kapı kapı gezdirdiği Mümtaz'ın huzursuzluğunu nereye koyalım? Bu arada 'Huzur Sokağı' adlı eseri de zikretmek lazım... Meğer bizim huzurun sadece evi değil sokağı da varmış(!) Bütün sokaklar usul usul caddeleştiğindendir ki huzur kaybı had safhaya doğru kanat çırpıyor desek... Sevgili okurumuz 'hadi canım sende!' deyiverir. Der elbet... Muhâkeme etmek hassası öldü mü?

Huzurun tabiatında ironiye yatkınlık hayli kuvvetli... Bu sebeptendir ki hakkında kalem oynatırken, kalemle oynamaktan imtinâ etmiyor. Huzurun bu oyunbazlığını sineye çekemiyorum diyorsanız yazı burada bitmiş oluyor. Ama! Dur bakalım oyun içinde oyun var saikiyle meraka saplandıysanız... Satırlarlarla gözleriniz arasındaki rabıta nefes alıp vermeye devam edecek...

Huzurun ironik tabiatıyla yürüyelim bakalım! Huzurun heybesinde gezdirdiği ilk ironi 'arayış' kavramında vücut buluyor. Bilindiği üzere insanlar -bireyler mi desek?- huzuru bulmak için yoğun bir çaba içine girer; kitaplar okur, sohbetler/seminerler/shorts/reels dinler/izler, kamplara/gezilere gider, meditasyon/spor/ibadet yaparlar. Ancak taştan taşa seken dağ keçisi misali sürekli kaçmayı başaran huzuru bulmak için gösterilen bu aşırı çaba... Kar topunun çığa dönüşmesi gibi "huzurlu olmalıyım" stresiyle başbaşa kalarak -bireyleştirilmiş- kişinin kendi eliyle huzursuzluğu buyur etmesine sebep olur. Halbuki huzur manüpülasyon sevmez! Manüpüle edilmişleri de edeni de! Hilkatin kadim işleyişine muhalefet edilmediğinde... Huzur, aranmayı bıraktığı an kendiliğinden gelen bir misafir gibidir. Tabi ki yoğun hayat temposunda misafir ağırlayabilecek bir hâl üzreyseniz...

Tüketimin kuşattığı zamanımızda huzurun bundan payı olmayacak mı sanıyorsunuz? Olur mu? Huzurun bir de nurtopu gibi bir 'tüketim ironisi' var ki tadından yenmez! Modern insan -bireyler yığınının en yakın basamağa yuvarlanırken berhava olan küsûratı- şehir hayatının(?) ve iş dünyasının gürültüsünden/keşmekeşinden kaçıp huzur bulabilmek için çok çalışmak ve çok para kazanmak zorunda olduğunu hisseder. Hisseder dediysek lafın gelişi... Düpedüz doktrine edilir! Yani huzura kavuşabilmek için önce huzurunu satması gerektiğine koşullandırılır. Bir an kulağıma Pavlov'un köpeklerinin havlaması çalınır gibi olsa da... Boşverin! İt ürür kervan yürür... Neyse... İnsicâmı bozmadan devam edelim. İşte bu noktada daha ironik olanı ise, fıtratını/tabiatını kaybetmenin açtığı yarayı sağaltmak ümidiyle, tabiatla baş başa kalıp huzur bulmak için lüks "huzur paketleri" veya pahalı tatiller satın alınmasıdır. Bu ironi gariban huzursuzları pek ırgalamasa da vâki...

Huzurun ironi galerisinde gezinirken, üzerini iki parmak toz bağlamış 'monotonluk ironisi' mutlaka dikkat çeker. Ne alaka? Dediğinizi duyar gibiyim. İzaha girişelim o vakit... İnsanlar her daim küçük yahut büyük, hayatlarındaki kaosun bitmesini ve tam bir huzura kavuşmayı arzular. Güzel hemşerim Hasan Kaçan belki bu hakikatten hareketle kahramanlarına 'arzular şelale!' diye çığlık attırıyor kim bilir? Şelaleden üzerimize sıçrayanlarla ıslanmadan kuru kuru devam edelim. Arzulamak, nefs taşıyor olmanın bir gereği... Yadırganacak bir tarafı yok! Ancak her şeyin tamamen pürüzsüz, sorunsuz ve durağan olduğu -teoriden pratiğe dönüşme ihtimali olmasa da- mutlak bir huzur ortamına ulaşmak durumu; bir süre sonra monotonluk ve can sıkıntısı hissini kucağımıza bırakıverir. Çünkü hem ağlayıp hem giden gelin misali; ademoğlu fıtratı icabı, çözülmesi gereken küçük sorunlar yani tahrip gücü düşük huzursuzluklar arar. Büyük başın belası büyük olur düsturunca olsa gerek, küçük huzursuzluklar bizi kesmez elbette...

Eskilerin "İstiyorsan sulhû sâlâh hazır ol cenge" tavsiyesini huzur da kulak arkası etmemiş olacak ki 'mücadele ironisi' ile de arz-ı endâm eyliyor. Ekmek arslanın ağzında sanırken, huzurun da ekmeğin arasında bulunduğunu atlamamak lazım... Gerek ferdî hayatta gönül huzurunu/itminanı korumak, gerekse toplumsal anlamda barış ve huzuru sağlamak için sürekli bir mücadele ve "savaş(?)" verilir. Bu da tezatlar üzerine bina edilmiş dünyamızda huzurun, ironik bir şekilde çatışma ve savunma mekanizmaları üzerine kurulduğunu gösterir. Pezik turşusuyla pekmezin birbirine eşlik edişindeki tuhaf uyumluluk gibi... Küçük bir ikazda bulunmadan geçmeyelim: Gerçekten acıkmadan tecrübe etmek beklenen neticeyi vermeyebilir.

Huzurun, bilmeyi bilmekle de bir mesaisi olduğunu ironi perspektifinde zikretmek mecburiyeti var. Bilmek, çok anaç bir olgu olması hasebiyle, her bâtında ikişer üçer farkındalığı dünyaya getirmekle mükâfatlandırılmış... Farkındalıklar çoğaldıkça, huzurun yakasını tutup yere çalmaları kaçınılmaz oluveriyor. Huzur-bilgi izdivâcından doğan bu ironi... Tam bir iğneli fıçı... Zira hayatı, insanları ve kâinatın işleyişini daha derinlemesine anlayan -anlamak fazla iddialı olur anlamaya çalışan demeli-, az ya da çok farkındalığa sahip olanlar, genel bir kabulle huzuru en çok arayan ama en zor bulanlardır. Tam burada Bâyezid-i Bistâmî'ye atfedilen şu meşhur ifade çok yakışır: Her arayan bulamaz, lakin bulanlar arayanlardır! İroni içine ironi eklemekten vazgeçip tekrar mevzuya avdet eyleyelim. Az önce bilmekten dem vurduk ya... Cehaleti kutsayıp yüceltmekle, bir kaçış rampası mı inşa etsek? Yok! Yok! Yokuş yukarı çıkarken kaçış rampası tek kelimeyle absürt kaçar. İyi de... "Cahillik mutluluktur" diye bir söz var! Boşta mı kalsın? Bu sözün işaret ettiği gibi, dünyadaki adaletsizliklerin ve sorunların farkında olmamak sahte bir huzur sağlayabiliyor. Hem kapsamı hayli geniş... Cehalet nimetinden(!) mahrumsanız 'üç maymun oyunu' imdadınıza yetişerek sahte-mahte ayağınızı yerden kesecek bir huzura sahip olmanız için yeterli... Tecahül-ü ârif sanatını icrada ortalama bir divan şairi kadar mahir değilseniz, sıcak hava balonuna benzeyen şuurun yükselmesi iç huzuru kaçırabilir. Şairlik maharetinizi sergilemek durumunu bir ceket misali giymekten imtinâ etmiyorsanız, 'firarî' mahlasını kullanmanız çok yerinde olacaktır.

Tamam! Tamam! "Nereden okudum vallahi huzur bırakmadın!" sâdâlarınız pek tiz perdeye varmadan bağlayalım sözü... Yazının ardından; yemeğin üzerine bir tatlı -mesela künefe- yemek kabilinden, Ferdi Tayfur'un 'Huzurum kalmadı' şarkısını dinlemek münasip olur kanaatindeyim...