Üçlemelerin kuşattığı bir atmosfer... Teslis-i hâfi... Kim bilir? Belki şirk-i hâfi... Tümdengelim gemisine değil de tümevarım filikalarına binmekten ötürü belki... Evham, kuruntu, pimpirik ve benzeri küçültücü nitelemeler, hakikati toza boğsa da değişmiyor. Gözkapakları inince, gündüze gece demek... Aklı peynir ekmekle yemek...

Tefsir ve tevil arasında bir yerde sıkışmak... Yorumun yoruculuğunda aval aval bakışmak... Zarfın alımlılığına bakıp, gelmeyince itminan; hâdisât-u şuun, mazrufun kemliğiyle takışmak... Bağlaçlar mühim... Ama, fakat, lâkin! Aman sakin! Belki bir tutam mâmâfih... Arkası? Biraz izah biraz mizah... Vah... Vah... Vah...

Tevhid ehli... Euzubesmele çeker... Çektikçe, çıldırır şeytan ve âvânesi teker teker... Tövbekâr olsaydı şeytan kovulmuş olur muydu? Allah bilir... Tevhid penceresinden bakmak elzem... Şeytanı mazur görmek ne mümkün... Taşlarız! Her işimize Euzubesmele ile başlarız! Şeytana ayıp olmuyor mu diyen çıkarsa da... Mümin firasetiyle bir güzel haşlarız!

Her ırmak... Kanun-u İlahi gereği yatağında akar. Fıtrat zor kabul etmez. Suları yokuş yukarı akıtmak lafta olur görünse bile... Bir kefesi çile, bir kefesi hile... Kısas, kıyas kabul eylemez... Zira hayat-memat mevzuunda kıyas kıymaktır. İrfan, kıymadan kıyas eder. Olanın gelişinden gidişini kestirir. Fuzûli dedemin dediği gibi:

"Göz yaşımdan sûz-i pinhânım kılar ârif kıyâs

Bî-haber te'sîr-i encümden değil ahter-şinâs"

İrfanın aklının ve dahi gönlünün kesmediği vaziyette mutlak bir hikmet saklıdır. Norman Cousins "Tarih muazzam bir erken uyarı sistemidir" demiş... Haklıdır...