Cumhuriyetin 103.yılını idrak ettiğimiz şu günlerde... Kıymet bilmezliği bir kenara bırakıp... İdrakin şahikalara erdiği bir yerden bakıp, duyup, konuşmalı... Çünkü... Bağımsızlık aşının kaynadığı kazandır Cumhuriyet! Pişmiş aşa su katmanın... Ufku daraltmanın... İçimizi karartmanın alemi yok!

Kurtuluş/İstiklal Savaşının/Harbinin ana fikri şu haykırışta vücut bulmuştu: Ya İstiklâl Ya Ölüm! Bu haykırışı, sadece I.Dünya Harbinde alınan mağlubiyet sonrası Mondros Mütarekesi felaketiyle gelişen işgale bağlarsak çok sığ bakmış olmaz mıyız? Zira istiklal arzusunu katmer katmer yaralı ruhlarda biriktiren; iki-üç asırlık bir örseleniş, itilip-kakılış, çok acı ama düpedüz maymun ediliş değil midir? İftihar ile başlayan Osmanlı Devlet tecrübemizin son üç asrı zevalin kaçınılmazlığının resmidir. Maalesef topyekün bir kopuş, yozlaşma ve devamında çürüme âkıbeti yaşanmış... Kadim zamanlardan bu yana Türk Devlet geleneğinin ana kaidesi olan töre anlayışı terk edilince... Edilgen bir yapıyla felaketten felakete sürüklenmekten beri olunamamıştır.

Aslında Osmanlı'nın taşıyıcı omurgası olan Anadolu’da cereyan eden Celali vakaları, bünyede yaşanan inkırazın haberini veren bir siren gibi ikaz vazifesini yapsa da... Töre merkezli bakış açısının terki, basiret ve firaset kuşlarını kaçırdığından... Çevre-merkez uyumu da berhava olup... İpin ucu kaçınca tutulamamış!

Olan-biteni sadece güç kaybı üzerinden değerlendirmek hatası, kibirden aşağılık kompleksine kadar uzanan bir dipsiz kuyuya yuvarlanmayı beraberinde getirmiş... Balta Limanında tabutumuza çakılan çivilerden sonrası malum... İrade ve istiklâl kaybı hayalet misali kuşatmış her zerreyi... Sefirler, rejiler... Türlü türlü majiler... En ücra köşelere kadar varan okul-hastane-yetimhane görünümlü yabancı devletlerin misyoner-istihbarat teşekkülü olan o zamanın STK'larının cirit attığı bir coğrafya... Hamasetle kapanmayan gedikler!

Velhasıl bardağın taştığı (devrildiği mi demeli?) anda... Milli müdafaa refleksinin tabii bir sonucu olarak kurulan Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri ve Kuvâ-yı Milliye hareketi... Özünde, yıllarca yavaş yavaş, parça parça yitirilen bağımsızlığın geri alınmasına konan bir irade değil mi? Nitekim üç asra yayılan inkırazın istiklâl ile bitirilmesi nasip olmuştur. Kurda sormuşlar 'Ensen niye kalın?' diye... O da 'Çünkü kendi işimi kendim yaparım' demiş... İşte o misal... Türk milleti kendi göbeğini kendisi kesmiş olduğu için, Cumhuriyet'in ilanından ve tesisinden başka bir çıkar yol yoktu. Kader-i İlahinin sevki bu yönde tecelli etti. Tecelliyetin ana fikrini kulak arkası etmemek için... Unutmamak lazım...

Cumhuriyet... Bir ve diri olmanın istinatgâhı... Kim bilir kaç kara gecenin ışıltılı sabahı... Yekpâre!

Cumhuriyet... On binlerce yıllık Türk Devlet geleneğinin... Orkun Yazıtlarında zikredilen tembih ve hakikatin... Dede Korkut, Yesevi, Yunus çizgisinin... Otağı!

Cumhuriyet... İstiklâl kasidesinin şah beyiti... Millet olma şuurunun kereveti... Törenin bereketi!

Cumhuriyet... Şehitlerin mirası... Kanla-canla yazılmış bir mektup... Muhatabı her devrin balası!

Cumhuriyet... Millî Devlet... Küresel heyûlanın tasallutuna çekilen set... Hercümerce kulak asma! Dur... Dinle... Hisset!

Cumhuriyet... Anafikirde demetlenmiş... İstiklâl şuurunda kenetlenmiş... Ötesi lâf-ı güzaf!

Cumhuriyet... Tefrikaya atılmış tokat... Tefrikaya teşne her akıl sakat... Şuurdan neşet eder o bitmez tâkât!

Cumhuriyet... Her seher öten şeydâ bülbülüm... Bülbülün türküsüyle yanaklarını al basan gülüm... Velev ki kalmasa güzlere tahammülüm... Kışlağımdır yayla vaktini beklerken...

Cumhuriyet... Bizim olanın, bizim olduğunun, bizi bilmezlere bildirilişinin, bizim tarafımızdan, bizce ifade edilişinin ve edilmeye devam edeceğinin ispatıdır. Mematı reva görene, cevab-ı hayatıdır! Nazım Hikmet'in en güzel mısralarıyla söylemek lazım:

"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket, bizim!"