Bazen bir siyasi partinin gerçek gücü, kendi insanını korumasında değil, kendi insanına da hesap sorabilmesindedir.
Hatta bana göre asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bir partinin mensubu hakkında yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında, yapılması gereken ilk şey “Bizim arkadaşımızdır, mutlaka bir açıklaması vardır” diyerek meseleyi kapatmaya çalışmak değildir.
İlk söylenecek söz şudur:
“İddia varsa araştırılsın. Gerçek neyse ortaya çıksın.”
İşte siyaset ahlakı biraz da budur.
*AK PARTİ TABANI BİR ŞEYİ HATIRLATIYOR:*
Son günlerde AK Parti içerisinde ve AK Parti tabanında yaşanan tartışmalar bu açıdan dikkat çekici.
Melih Gökçek hakkında yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı iddiaları üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Gökçek şüpheli sıfatıyla ifade verdi ve soruşturmanın sonucunu beklediğini açıkladı. Burada henüz kesinleşmiş bir suçtan değil, soruşturulan iddialardan söz ediyoruz. Ama önemli olan başka bir şey var:
İddianın üzerine gidiliyor.
Aynı şekilde Fatma Betül Sayan Kaya, hakkında ortaya atılan iddiaların bütün yönleriyle araştırılması gerektiğini belirterek AK Parti’deki görevlerinden affını istediğini açıkladı. Kaya, bunun siyasi ve vicdani sorumluluk anlayışıyla ilgili olduğunu ifade etti.
Şimdi burada durup düşünmek gerekiyor.
Bir siyasetçi hakkında iddia çıkıyor…
Parti yönetiminde görev yapan bir isim, “Bu makam tartışma konusu olmasın, soruşturma sağlıklı yürüsün” diyerek siyasi sorumluluk alıyor.
Eski bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılıyor…
İfade veriyor.
Ve bütün bunlar olurken toplumun bir kesimi “Bizim adamımızdır, dokunmayın” demek yerine, “Varsa bir yanlış ortaya çıkarılsın” diyebiliyorsa, burada siyasetin ötesinde bir ahlak tartışması vardır.
Bence asıl kıymetli olan da budur.
Çünkü mesele AK Parti meselesi değildir.
Mesele CHP meselesi de değildir.
Mesele harama, haksızlığa, kamu malına ve yolsuzluk iddialarına karşı insanın nasıl tavır aldığıdır.
YOLSUZLUĞUN PARTİSİ OLMAZ!
Bir insan kendi mahallesindeki yanlışa da karşı çıkabiliyorsa, işte o zaman söylediği sözün bir anlamı vardır.
Kendi partisindeki yanlış karşısında susan insanın, rakip partideki yanlışı eleştirmesinin de toplum vicdanında karşılığı giderek azalır.
Çünkü vatandaş artık şunu soruyor:
“Sen haksızlığa gerçekten mi karşısın, yoksa sadece senin karşı tarafındaysa mı karşısın?”
İşte Türkiye siyasetinin en büyük problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor.
Bir tarafta “Bizim partimizden de olsa soruşturulsun, varsa yanlış ortaya çıkarılsın” diyen bir yaklaşım…
Diğer tarafta ise özellikle CHP yöneticilerinin çeşitli belediye soruşturmalarında süreci doğrudan “siyasi operasyon”, “darbe” veya siyasi müdahale olarak niteleyen açıklamaları var.
Elbette bir siyasi partinin, yürütülen soruşturmaların hukuka uygunluğunu sorgulama hakkı vardır.
Elbette her soruşturma sonucunda suç sabit olmuş demek değildir.
Elbette masumiyet karinesi vardır.
Ama bütün bunların yanında başka bir soru daha vardır:
Yolsuzluk iddiası varsa, yolsuzluk iddiasının kendisini neden konuşmayalım?
Neden her soruşturmanın arkasında mutlaka siyasi bir hesap arayalım?
Neden belediyelerdeki ihale, para transferi, rüşvet veya usulsüzlük iddialarının belgelerini, delillerini ve hukuki sonucunu konuşmak yerine meseleyi sadece “iktidar bize saldırıyor” veya “muhalefete operasyon yapılıyor” tartışmasına çevirelim?
İşte benim itirazım tam burada.
Çünkü bu ülkede yolsuzluk varsa, bunun rengi olmaz.
AK Partili belediyede de olsa araştırılmalıdır.
CHP’li belediyede de olsa araştırılmalıdır.
MHP’li belediyede de olsa araştırılmalıdır.
Kim yapmışsa, kimden gelmişse, hangi makamda bulunuyorsa…
Hesap verilebilmelidir.
Ve bunu istemek bir siyasi partiye düşmanlık değildir.
Tam tersine, siyasetin temiz kalmasını istemektir.
AK Parti tabanının kendi partisinin içerisindeki iddialar karşısında “Araştırılsın, gerçek ortaya çıksın” diyebilmesi önemlidir.
AK Parti milletvekillerinin, partiye yakın yazarların ve kamuoyunda AK Parti’yi destekleyen insanların soruşturmaların sonucunu beklemesi ve hukuki sürecin önünü açacak bir tutum sergilemesi de bu açıdan önemlidir.
Çünkü siyasetçiyi korumak ile siyasetin itibarını korumak aynı şey değildir.
Bazen bir siyasetçiyi korumamanız, aslında partinizi korumanızdır.
Bazen “Bizim arkadaşımızdır” dememek, partinize yapılabilecek en büyük iyiliktir.
Bazen bir istifayı yenilgi olarak değil, siyasi sorumluluk olarak görmek gerekir.
Bazen bir soruşturmayı “partimize saldırı” diye değil, “gerçek ortaya çıksın” diye karşılamak gerekir.
Çünkü temiz siyaset, sadece rakibin yanlışını ortaya çıkarmakla olmaz.
Kendi evinin içindeki yanlışı da görebilmekle olur.
Ve burada AK Parti tabanının verdiği mesajı küçümsememek gerekir.
Çünkü seçmen sadece alkışlayan bir taraftar olmak istemiyor.
Kendi partisinin de yanlış yaptığında bedel ödemesini istiyor.
“Bizimkiler yapmaz” cümlesini artık yeterli bulmuyor.
“Bizimkiler yaptıysa da ortaya çıksın” diyebiliyor.
İşte siyasi ahlakın başladığı yer burasıdır.
Fakat aynı hassasiyet bütün siyasi partiler için geçerli olmak zorundadır.
Bir belediyede yolsuzluk iddiası varsa, bunun soruşturulması siyasi kavga değildir.
Soruşturmanın hukuka uygunluğu ayrıca tartışılabilir.
Deliller tartışılabilir.
Tutuklama tartışılabilir.
Yargılamanın yöntemi tartışılabilir.
Ama yolsuzluk iddiasının kendisini konuşmaktan kaçmak başka bir şeydir.
Çünkü yolsuzluğu konuşmakla, yolsuzluk iddiası üzerinden siyasi hesaplaşma yapmak aynı şey değildir.
Türkiye’nin artık bu ayrımı yapması gerekiyor.
Benim derdim bir partiyi aklamak, diğer partiyi mahkûm etmek değil.
Benim derdim çok daha basit:
Kim haksızlık yapıyorsa karşısında duralım.
Kim kamu malına el uzatmışsa soruşturulsun.
Kim yetkisini kötüye kullanmışsa hesap versin.
Kim suçsuzsa da hukuk önünde aklansın.
Ama hiç kimse sadece kendi partisinin mensubu olduğu için dokunulmaz hale gelmesin.
Çünkü yolsuzluğun partisi olmaz.
Hırsızlığın ideolojisi olmaz.
Haramın mezhebi, partisi, makamı, rozeti olmaz.
Ve en önemlisi…
Milletin parasının sahibi milletin kendisidir.
O paranın hesabını sormak da herhangi bir siyasi partinin değil, bütün toplumun hakkıdır.
İşte bu yüzden siyasetin geleceğini belirleyecek olan şey, “Bizim adamımız” cümlesinin ne kadar güçlü olduğu değil…
“Bizim adamımız da olsa yanlış yaptıysa hesabını versin” cümlesinin ne kadar güçlü olduğu olacaktır.
Çünkü gerçek sadakat, yanlışı örtmek değildir.
Gerçek sadakat, yanlışın üzerine gitmektir.
Ve Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:
PARTİSİZ BİR VİCDAN.