Bir video izledim.

Basit gibi görünen ama aslında üzerine uzun uzun düşünmemiz gereken bir video.

Bir tarafta toplumun altındaki geniş kitleler…

Karar verdiğini zanneden insanlar.

Ne izleyeceğine, neye tepki vereceğine, kimi seveceğine, kimi düşman göreceğine, neyi doğru neyi yanlış kabul edeceğine kendisinin karar verdiğini düşünen insanlar.

Ve yukarıda…

Asıl karar vericiler.

Asıl yönlendirenler.

Asıl oyunu kuranlar.

Video aslında bize çok basit bir şeyi anlatıyor:

Bazen özgürlüğümüzü elimizden almak için bizi zorlamalarına bile gerek yok.

Bize bir tercih sunuyorlar.

Biz de o tercihi kendi kararımız zannediyoruz.

İşte modern propaganda tam da burada başlıyor.

İnsanlara ne düşüneceklerini söylemek yerine, neyi düşüneceklerini belirliyorlar.

Neye kızacağımızı…

Neye üzüleceğimizi…

Kimi suçlayacağımızı…

Kimi kahraman, kimi terörist göreceğimizi…

Ve en önemlisi, bütün bunları kendi özgür irademizle yaptığımızı düşünmemizi sağlıyorlar.

Video da aslında bunu anlatıyor.

Toplumun altı kalabalık.

Yukarı doğru çıktıkça insanlar azalıyor.

En tepede ise çok az insan var.

Ama aşağıdaki milyonlarca insanın davranışını etkileyebilecek güç onların elinde.

Bazen para ile…

Bazen medya ile…

Bazen korku ile…

Bazen savaş ile…

Bazen de “insan hakları” söylemiyle.

Şimdi dönüp dünyaya bakalım.

Bize insan haklarından bahseden Amerika…

İran söz konusu olduğunda insan haklarını hatırlıyor.

Ama Irak’a baktığımızda ne görüyoruz?

Bir ülkenin düzeninin bozulmasını…

Milyonlarca insanın hayatının değişmesini…

Ortadoğu’nun yıllarca sürecek bir istikrarsızlığın içine sürüklenmesini görüyoruz.

Suriye’ye bakıyoruz.

Yine aynı güçlerin müdahalelerini, vekâlet savaşlarını, milyonlarca insanın yerinden edilmesini görüyoruz.

Sonra Filistin’e bakıyoruz.

İsrail’in Gazze’de yaptıklarını görüyoruz.

Ama dünyaya insan hakları dersi verenlerin önemli bir bölümü, konu İsrail olduğunda başka bir dil kullanıyor.

Bir tarafta “insan hakları”…

Diğer tarafta bombalar altında kalan çocuklar.

Bir tarafta “demokrasi”…

Diğer tarafta yıkılmış şehirler.

Bir tarafta “özgürlük”…

Diğer tarafta işgal, ölüm ve gözyaşı.

Peki bize anlatılan hikâyenin tamamı bu mu?

Hayır.

Afrika’ya bakın.

Yıllarca sömürgecilik yapılmış.

Yeraltı kaynakları alınmış.

İnsanlar yoksulluğa mahkûm edilmiş.

Sonra aynı dünyaya insan hakları anlatılmış.

İşte mesele tam da burada.

İnsan hakları gerçekten insan hakları mı, yoksa gerektiğinde kullanılan bir siyasal araç mı?

Bunu sormak zorundayız.

Çünkü bugün bize bir şey anlatılırken, sadece anlatılan şeye değil, bize bunu kimin anlattığına da bakmamız gerekiyor.

Çünkü algı yönetimi sadece yalan söylemek değildir.

Bazen doğruyu seçerek anlatmaktır.

Bazen bir görüntüyü sürekli göstermektir.

Bazen başka bir görüntüyü hiç göstermemektir.

Bazen bir olayın üzerine günlerce gitmek, başka bir olayı birkaç saat içinde unutturmaktır.

Bazen bir kişiyi sürekli kötü göstermek, başka bir kişiyi sürekli masum göstermek…

Ve sonunda insanlara şu duyguyu vermektir:

“Ben kendi kararımı verdim.”

Oysa belki de karar çok daha önce verilmiştir.

Sadece bize, o kararı kendimizin verdiği hissettirilmiştir.

İşte asıl tehlike burada.

Çünkü yönlendirildiğini bilen insan kendisini koruyabilir.

Ama yönlendirildiğini düşünmeyen insan, yönlendirmenin en kolay hedefidir.

Bugün Türkiye’ye de bu gözle bakmamız gerekiyor.

Türkiye’de yaşanan hiçbir olayı artık sadece kendi başına değerlendiremeyiz.

Çünkü Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya sıradan bir coğrafya değil.

Savaşların, enerji mücadelelerinin, ekonomik hesapların, terörün, istihbarat savaşlarının ve büyük güç mücadelelerinin tam ortasındayız.

Terörün bittiği, Türkiye’nin yeni bir döneme girdiği bir süreçte toplumun psikolojisini de hesaba katmak zorundayız.

Son dönemde okullarda peş peşe yaşanan olaylara da bu açıdan bakıyorum.

Her bir olayı tek başına ele aldığımızda belki sadece bir okul olayıdır.

Ama olaylar peş peşe geldiğinde…

Toplumda korku oluşuyorsa…

Çocukların, ailelerin, öğretmenlerin psikolojisi etkileniyorsa…

İnsanlar sürekli “Ne oluyor?” diye sormaya başlıyorsa…

O zaman sadece olayın kendisine değil, oluşturduğu etkiye de bakmak zorundayız.

Çünkü bazen mesele sadece ne olduğuyla ilgili değildir.

Mesele, ne hissettirdiğidir.

Korku mu?

Güvensizlik mi?

Kaos mu?

Devlete karşı güvensizlik mi?

Topluma karşı güvensizlik mi?

Birbirimize karşı şüphe mi?

İşte algı yönetimi tam burada devreye girer.

Belki de bugün en çok sormamız gereken soru şudur:

Terörün bittiği bir Türkiye’de, yeni bir kaos psikolojisi mi oluşturulmak isteniyor?

Bu soruyu sormak paranoya değildir.

Tam tersine, dünyayı okuyabilmenin gereğidir.

Ama burada bir başka tehlike daha var.

Her olayı dış güçlere bağlamak da doğru değildir.

Çünkü akıllı toplum, ne her şeyi dışarıda arar ne de dışarıdaki hesapları tamamen yok sayar.

Akıllı toplum şunu sorar:

Bu olaydan kim fayda sağlıyor?

Bu algı kimin işine yarıyor?

Kim güç kazanıyor?

Kim kaybediyor?

Bize anlatılan hikâyenin dışında ne var?

İşte mesele budur.

Çünkü dünyada hiçbir büyük mücadele sadece silahla yapılmıyor artık.

Bilgiyle yapılıyor.

Algıyla yapılıyor.

Ekonomiyle yapılıyor.

Medya ile yapılıyor.

Sosyal medya ile yapılıyor.

Ve insan psikolojisi üzerinden yapılıyor.

Bugün bir insanın eline silah vermeden de onu yönlendirebilirsiniz.

Ona korku verirsiniz.

Bir düşman gösterirsiniz.

Bir hedef gösterirsiniz.

Bir görüntüyü yüzlerce kez gösterirsiniz.

Bir cümleyi milyonlarca kez tekrarlarsınız.

Sonra o insan, sizin oluşturduğunuz çerçeve içerisinde kendi kararını verdiğini zanneder.

İşte video bana tam olarak bunu düşündürdü.

Özgürlük sadece istediğini yapabilmek değildir.

Asıl özgürlük, neden istediğini de sorgulayabilmektir.

Neden buna kızıyorum?

Neden bunu savunuyorum?

Neden bundan korkuyorum?

Neden bu kişiden nefret ediyorum?

Bana bu düşünceyi kim verdi?

İşte belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru budur:

Ben gerçekten kendi kararımı mı veriyorum, yoksa benim karar verdiğimi zannedeceğim şekilde mi yönlendiriliyorum?

Çünkü yukarıda karar verenler değişebilir.

Sistemler değişebilir.

Devletler değişebilir.

Güç merkezleri değişebilir.

Ama aşağıdaki insan aynı kaldığı sürece, yani kendisine sunulanı sorgulamadan kendi kararı zannettiği sürece, algıyı yönetenler hep kazanır.

Bu yüzden bugün en büyük mücadelemiz sadece bilgiye ulaşmak değil.

Bilginin arkasındaki niyeti görebilmektir.

Ve belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en önemli miras budur:

Her duyduğuna inanma.

Her gördüğünü gerçek sanma.

Her alkışlananı doğru kabul etme.

Her suçlananı suçlu zannetme.

Ve en önemlisi…

Kendi kararını verdiğini düşünüyorsan, önce o kararı sana kimin verdirdiğini sor.