Ortadoğu’ya bakıyorum…

Gazze’ye, Kudüs’e, Batı Şeria’ya, Lübnan’a, Suriye’ye, Kıbrıs’a ve bütün bu coğrafyanın üzerinde dolaşan büyük hesaplara bakıyorum.

Sonra kendime şu soruyu soruyorum:

Biz burada sadece toprak kavgası mı görüyoruz, yoksa çok daha büyük bir inanç, siyaset ve güç mücadelesinin ortasında mıyız?

Bu soruyu sormak bile bugün bazı çevreleri rahatsız edebilir.

Ama sormak zorundayız.

Çünkü mesele yalnızca Netanyahu değildir. Mesele yalnızca Trump değildir. Mesele yalnızca Siyonizm değildir. Mesele yalnızca Chabad değildir.

Mesele; dinin, siyasetin, ekonomik gücün ve jeopolitik hesapların birbirine karıştığı noktada insanlığın ne hale getirildiğidir

Chabad (veya tam adıyla Chabad-Lubavitch), Yahudiliğin ultra-Ortodoks (Haredi) mezhebine bağlı, küresel çapta faaliyet gösteren dini ve felsefi bir Hasidik hareketidir.

Farklı bakış açıları olan gruplara ayrılmış olsalarda normalde aşırı hasidik grupların bir final öğretisi vardır. Nedir bu? Dünya kaosa sürüklenecek, o sırada “Mesih”gelecek ve İsrailoğullarını vadedilmiş topraklara geri getirecek. Allah, üçüncü tapınağı mescid-i aksa'nın bulunduğu yerde kuracak, herkes Allah'ı tanıyacak. bütün geçmişteki ölmüş yahudiler diriltilecek. Yahudiler + Nuh’un yedi yasasına uyan yahudi olmayanlar (Goyim) ile birlikte altın çağ başlayacak.

Chabad-Lubavitch, merkezi New York’ta bulunan ve dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren Hasidik bir Yahudi hareketidir. Dini ve toplumsal faaliyetleriyle bilinen bu yapı, Türkiye’de de faaliyet göstermektedir.

İstanbul’da Chabad bağlantılı dini ve toplumsal faaliyetler yürüten isimler bulunmaktadır.

Buraya kadar mesele dini ve toplumsal bir faaliyet olarak görülebilir.

Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim yer bundan sonrası.

Çünkü Chabad’ın kendi dini anlayışında Moshiach, yani Mesih inancı önemli bir yere sahiptir. Mesih’in gelişi, Kudüs’teki mabedin yeniden inşası ve Yahudilerin İsrail topraklarında toplanması gibi unsurlar bu inanç çerçevesinde ele alınmaktadır.

Ama burada çok önemli bir çizgi çekmek zorundayız.

Mesih inancına sahip olmak, savaş istemek anlamına gelmez.

Bütün Chabad mensuplarını veya bütün Yahudileri savaş yanlısı göstermek doğru değildir.

Tam tersine, Chabad’ın kendi dini anlatısında Mesih döneminin nihai hedefi barış ve ahlaki dönüşüm olarak ifade edilmektedir.

Öyleyse asıl sorumuz şu olmalıdır:

Dini bir inanç, siyasi bir proje tarafından araçsallaştırıldığında ne olur?

İşte benim korkum burada başlıyor.

Benjamin Netanyahu’nun Lubavitcher Rebbe ile geçmişten gelen kişisel ilişkisi biliniyor. Netanyahu, yıllar önce yaptığı görüşmelerde Rebbe’nin kendisine verdiği mesajların siyasi hayatında etkili olduğunu da açıkça ifade etti.

Ama Netanyahu’yu Chabad’ın resmi siyasi temsilcisi olarak tanımlamak doğru değildir.

Bu ayrımı özellikle yapıyorum.

Çünkü gerçekleri büyütmek için gerçeği bozmak zorunda değiliz.

Aynı şekilde Donald Trump’ın ailesinin Chabad çevreleriyle ilişkileri ve Jared Kushner ailesinin Chabad kurumlarına yönelik desteği de bilinmektedir. Trump’ın Chabad hahamlarını kabul ettiği görüşmeler de olmuştur.

Bunlar bize ne söylüyor?

Bana göre şunu:

Ortadoğu’daki siyasi denklem yalnızca devletlerden ibaret değildir.

Dinî hareketler, lobiler, sermaye çevreleri, siyasi aktörler, diaspora örgütleri ve devletler birbirleriyle farklı düzeylerde temas kurabilmektedir.

İşte bu nedenle bunları konuşmak zorundayız.

KIBRIS MESELESİ

Chabad’ın KKTC yapılanmasının başında bulunan Haim Azimov’un 2006’da ABD tarafından KKTC’ye gönderildi. “2008 seçimlerinde Rauf Denktaş’ın çekilmesi ve Mehmet Ali Talat’ın seçilmesinin ardından Chabad’ın siyasi ayağı KKTC’de oluşmaya başladı. Kısa süre içerisinde yüzü aşkın şirket kurdular. Avukatlar ve inşaatçılar üzerinden parsel parsel toprak satın almaya başladılar. Pandemi döneminde bir de banka kuruldu. Bu banka aracılığıyla para transferlerini gerçekleştiriyorlar.”

Kıbrıs’a da bu gözle bakmak gerekiyor.

Chabad’ın Güney Kıbrıs’ta ciddi bir kurumsal yapılanması bulunmaktadır.

Larnaka’da merkez, sinagog, okul ve çeşitli toplumsal faaliyetler yürütülmektedir. Limassol, Baf, Lefkoşa ve Ayia Napa gibi farklı bölgelerde de Chabad bağlantılı faaliyetler bulunmaktadır.

Kıbrıs’ta Yahudi toplumunun büyümesi ve buna paralel olarak dini ve toplumsal merkezlerin oluşturulması elbette tek başına bir tehdit olarak görülemez.

Fakat burada şu soruyu sormak son derece meşrudur:

Doğu Akdeniz’de enerji, limanlar, gayrimenkul, güvenlik, İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ilişkileri ve bölgesel güç dengeleri yeniden şekillenirken, bölgedeki dini ve ekonomik ağları ne kadar yakından takip ediyoruz?

Benim derdim tam olarak budur.

Çünkü devletler artık yalnızca tanklarla, uçaklarla ve ordularla hareket etmiyor.

Sermaye de hareket ediyor.

İnanç da hareket ediyor.

İdeoloji de hareket ediyor.

İnsan toplulukları da hareket ediyor.

Ve bütün bunlar bazen birbirinin içine geçiyor.

SİYONİZMİ DE DİNİ DE AYNI TORBAYA KOYAMAYIZ

Bir başka yanlış da şudur:

Yahudilik ile Siyonizm’i aynı şey sanmak.

Değildir.

Dünyada Siyonizmi eleştiren Yahudiler olduğu gibi, İsrail hükümetlerinin politikalarını eleştiren Yahudiler de vardır.

Aynı şekilde Siyonist hareketlerin kendi içinde de farklı siyasi ve dini anlayışlar bulunmaktadır.

Benim eleştirim bir dine, bir millete veya bir inanca değildir.

Benim itirazım, herhangi bir dini inancın siyasi hedeflere ulaşmak için insan hayatının üzerinde tutulmasınadır.

Çünkü bunun adı ne olursa olsun sonuç değişmez.

Bir Müslüman bunu yaptığında da yanlıştır.

Bir Yahudi yaptığında da yanlıştır.

Bir Hristiyan yaptığında da yanlıştır.

Bir devlet yaptığında da yanlıştır.

Bir örgüt yaptığında da yanlıştır.

İnsan hayatı kutsaldır.

Ve hiçbir siyasi proje, hiçbir kutsal metin yorumu, hiçbir devlet ideolojisi masum insanların ölümünü normalleştiremez.

PEKİ “MESİHİ GETİRMEK İÇİN SAVAŞ” İDDİASI?

Bu konuda çok daha dikkatli olmalıyız.

Çünkü kamuoyunda dolaşan, “Ortadoğu’yu kana bulayarak Tanrı’yı kıyamete zorlamak ve Mesih’i getirmek” şeklindeki anlatının Chabad’ın tamamının resmi hedefi olduğuna dair yeterli kanıt bulunmamaktadır.

Hatta Chabad’ın kendi dini anlatısında Mesih döneminin nihai hedefi barış, ahlaki dönüşüm ve insanlığın daha iyi bir hale gelmesi olarak ifade edilmektedir.

Ama başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:

Mesihçi düşüncenin bazı siyasi davranışları etkileyebilme ihtimali ciddiye alınması gereken bir konudur.

Dini bir ideal, siyasi bir hedefle birleştiğinde ve karşı taraf artık yalnızca “rakip” değil, “ilahi planın önündeki engel” olarak görülmeye başladığında tehlike büyür.

İşte insanlığın asıl korkması gereken nokta budur.

Çünkü bir insanın gözünde karşısındaki insan artık insan olmaktan çıkarsa, ona yapılabileceklerin sınırı da ortadan kalkar.

Gazze’de gördüğümüz acıların, çocukların ölümünün, insanların evlerinden edilmesinin ve bölgenin sürekli savaş alanına dönmesinin karşısında benim sorum budur:

Biz insanlığı ne zaman kaybettik?

BİZİM YAPMAMIZ GEREKEN

Ben artık birilerinin hangi dine mensup olduğunu tartışmak istemiyorum.

Ben insanların hangi millet olduğuna da bakmak istemiyorum.

Ben şuna bakmak istiyorum:

Kim insan hayatını savunuyor?

Kim çocuğun yanında?

Kim annenin yanında?

Kim savaşın değil barışın yanında?

Kim Kudüs’ü yalnızca bir siyasi hedef olarak değil, insanlığın ortak vicdanı olarak görüyor?

Çünkü bugün insanlığın en büyük ihtiyacı yeni bir savaş ittifakı değildir.

İnsanlık ittifakıdır.

Müslüman’ın, Yahudi’nin, Hristiyan’ın…

Türk’ün, Arap’ın, Filistinlinin, İsraillinin…

Doğulunun, Batılının…

Dindarın, sekülerin…

Aynı masada insanlık adına konuşabilmesidir.

Bize düşen, başka bir dinin mensuplarını düşmanlaştırmak değildir.

Bize düşen, insan öldüren her ideolojiye karşı çıkmaktır.

Çünkü bugün Ortadoğu’da bir çocuğun üzerine düşen bomba yarın başka bir coğrafyada başka bir çocuğun üzerine düşebilir.

Ve biz hâlâ “benim çocuğum değil” diyorsak, insanlığımızı çoktan kaybetmişiz demektir.

Benim çağrım bu nedenle çok basit:

BİRLEŞELİM.

Ama bir dinin etrafında değil.

Bir devletin etrafında değil.

Bir mezhebin etrafında değil.

Bir örgütün etrafında değil.

İNSANLIĞIN ETRAFINDA BİRLEŞELİM.

Çünkü bizi kurtaracak olan şey, Tanrı’yı bir savaşa zorlamak değildir.

Bizi kurtaracak olan şey, insanın insanı öldürmesini durdurmaktır.

Ve belki de bugün dünyanın en büyük devrimi budur:

BİRBİRİMİZİN DÜŞMANI OLMAYI REDDETMEK.

Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir Mesih savaşı değil.

YENİ BİR İNSANLIK VİCDANIDIR.