Bu gece Rebiülevvel’in 12. gecesi. Bugün veladetin 1500. yılı. Özel bir gün. Resulullah risaletin aydınlığında şekillendi. O bir bakıma yaşayan Kur'an'dı. O Kur'an ahlakı ile ahlaklanmıştı. Bu gecenin ardından ben bugün Kur'an üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. Şüphesiz Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlatan yine Kur'an-ı Kerim'dir ve Resulullah'ın (sav) sözleri ve yaşayışıdır.

M. Akif ne diyordu 1895’te “Mekteb” mecmuasında yayımlanan gençlik dönemi şiirinde de: İbret olmaz bize, her gün okuruz ezberde! / Yoksa, bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde? / Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın / Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın / Ya açar Nazm-ı Celil'in, bakarız yaprağına / Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına / İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin; / Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

Evet evet, Kur'an-ı Kerim, sadece ölülerin arkasından okunmak, ne fal bakmak için inmemiştir. Ne de sadece duvarlara asılmak, ona el sürmek ve sonra da yüzüne sürmek için, ne törenlerde törenin maksadı ile uyumlu olmasa da kitabın herhangi bir bölümünden bir aşir okusun, müzehhipler tezhipleri ile süslesin, hattatlar sülüs ve hatları ile bir sanat eseri inşa etsinler diye inmedi. O, yaratanın yaratılana vahyettiği yaşama biçimidir. O yeri ve gözü, ölümü ve hayatı, geçmişi ve geleceği haber verir bize.

Nikâh kıyarken “Allah’ın emri, peygamberin kavli üzere” diyoruz da, kim biliyor evlilikle ilgili Allah’ın emrini, peygamberin kavlini? Cenaze namazı kılarız “er kişi niyetine”. Kimdir o bilmeyiz. İmam sorar “hakkınızı helal eder misiniz?” “Helal olsun” sesleri yükselir hep birden, birçok kişinin kim olduğunu bilmediği bir kişi hakkında imam sorar: “nasıl bilirsiniz?”. Cemaat koro olarak cevap verir “Eyi bilirik!”.. Öyle ölüler var ki onları ne iyi biliriz ve aslında ne de hakkımızı helal ederiz de, işte cenaze töreni. Nikâhta şahitlerin şahitlik ehliyeti var mı kimin umurunda. Nikâhı kıyılacak olanların biyolojik yaşı tamam da İslami anlamda cezai ehliyet açısından “akil olma” şartına bakan var mı?

Haram paradan zekât verilir mi? O para ile hacca gidenin haccı ya da umresi kabul edilir mi ya da günahları silinir mi? Millet “töbe töbe” deyince günahlarının silineceğine inanıyor.

Yahu Hz. Osman Zinnureyn, 2. halifemiz Kur'an okurken Müslümanlar tarafından şehit edilmedi mi? Hz. Ali’yi, Hz. Hasan-Hüseyin’i kim şehit etti? Mızraklarının ucuna Allah’ın ayetlerini geçirerek savaşanlar kimlerdi? Dün İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi işkence ettikten sonra sütüne zehir katarak şehit eden kişi, zamanın emirü'l-müminin dedikleri halife değil miydi?

32 farzı, 54 farzı ya da amentüyü sadece ezberlemekle insan Müslüman olmuyor. O ezberi papağana da yaptırırsınız. Ona iman etmek ve gereğini yapmak gerek, gerçekten Müslüman olmak için.

Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur; İmam-ı Azam Ebu Hanife (Nu‘mân b. Sâbit)’i, hicri 150 yılında Bağdat’ta şehit etti. Abbasi Devleti’nin 2. halifesi olan el-Mansûr, ona Bağdat kadılığı teklif etmiş; imam bu görevi siyasi baskı ve adaletsizliğe alet olmak istemediği için kabul etmeyince hapsedilmiş, kırbaçlatılmış ve işkenceye uğramış ve sonunda şehit edilmiştir. Bizim Hanefi bürokratlar bu konuda ne düşünüyorlar acaba? Sadece İmam-ı Azam değil, diğer mezhep imamları da aynı şeyi yaşadılar, hepsi de başlarındaki halife ve emirü'l-mümininlerin gazabından nasiplerine düşeni aldılar.. İmamın kanı ve gözyaşı ile yazılan bu son fetvası hakkında Diyanet ne düşünür derseniz, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed’in yolunu seçerler(!?) “Vurana elsiz gerek, sövene dilsiz gerek” değil mi(!?)

Kur'an bizi uyarır: “Şeytan sizi Allah’la aldatmasın” diye. Din ve devlet büyüklerini, Allah'tan başka kimseyi ilah ve rab edinmeyecektik hani. Birileri ümmetin büyük çoğunluğunu siyaset ve cemaat / tarikat / örgüt üzerinden “musalla taşındaki meyyit” gibi teslim aldı. Hani “haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytanlar”dı!

İmana giriş ret ile başlar. “La ilahe” diyeceksiniz önce, size ilahlık ve rablik taslayanlara, sizin üzerinize hüküm koyup sizi kendi siyaset, ideolojisi üzerinden talim ve terbiye etmek, sizin tarih algınızı, gelecek hayallerinizi kendi iradelerine göre şekillendirmek isteyenlere karşı ve sonra “İllallah” diyecektiniz. Hani “raina/bizi yönet” demeyecek, “unzurna / bizi gözet“ diyecektik. Yöneticilerimiz “çoban” ve siz güdülecek “koyun sürüsü” değildiniz!

Hani bunlar gaybı bilirlerdi, 3’ler, 7’ler, 40’lar dergâhından haberler gelirdi. COVID günlerinde mRNA ve PCR konusunda özellikle parti ve tarikat çevreleri kuzu gibi gidip aşılandılar. Yukarıdan bir uyarı gelmediği gibi yukarıdakiler bu piyasayı kendileri için bir ranta dönüştürmenin peşindeydiler. Birileri başörtüsü için gösterdikleri çabayı Kur'an-ı Kerim'in diğer hükümlerine karşı göstermediler. O direnişin ardından gelen iktidarı makam ve servet edinimleri için basamak olarak kullanmadılar mı?

Kur'an-ı Kerim'i okumak, ezberlemek, yazmak yetmez. Bilmediğimiz bir şeye iman edemeyiz. Bilmek için okumak gerek. Okumak yetmez, onu anlamak gerek. Onu peygamberimizin anladığı gibi anlamak ve yaşadığı gibi yaşamak zorundayız. Daha da fazlası diğer insanlara güzel örnek olmak, dinimizi tebliğ etmek zorundayız. Bu hâlde iken malımıza, canımıza, namusumuza, aklımıza, inancımıza ve neslimize yönelik bir saldırı karşısında direnmek ve savaşmak zorundayız. Bugünlerde ve bu gibi durumlarda hepimize düşen görev zevahiri kurtarmak değil, Allah’ın (cc) rızasının tecellisinin vesilesi olmaktır.

Gazze ve benzeri şartlarda, İslam’a ve Müslümanlara ve mazlumlara yönelik saldırılar karşısında mensuplarını o zalimlere karşı direnmeye çalışan kaç cemaat var? Biz âlemlere rahmet olarak gönderilen ahir zaman peygamberinin ümmeti değil miyiz? Bu anlamda Hakk'ın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmakla emrolunmadık mı? Hani Allah bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istemiyor muydu?

İlahiyat ya da İmam-Hatip diploması, Kur’an kursu ve hafızlık icazeti, eğer bu öğrenilenler eyleme dönüştürülmemişse hemen cennete girdiriliverecek değillerdir. Haydar Baş’a göre MK'de hafızmış, İmamoğlu da, Aziz Nesin de Kur’an kursu talebesi idi. Falanca tarikata intisap eder, rabıta yapar, zikir halkalarına katılıverirseniz sorgusuz sualsiz cennete girdirilecek değilseniz. Sadece “iman ettik” demek ile cennete girdiriliverecek değiliz, açın bakın kitaba.

Bazı tarikatlarda, vakıf, dernek, partilerde dönen dolaplara bakar mısınız? Kimi kâfirleri dost edinmiş, kimi malı götürmüş, kimi insancıların istihbarat örgütleri ile birlik olmuş, kimi para kaçırmış, para aklamış, kamu kaynaklarını hortumlamış, ihalelere fesat karıştırmış, rüşvet ve torpil gibi şeytan işlerine aracılık etmiş, kimi cemaatten toplanan paraları zimmetine geçirmiş, kimi cinayet işlemiş..

Habere bakar mısınız, Alihan Kuriş, dayısı Arif Ahmet Denizolgun’dan miras olarak kalan Arden Gıda şirketini veraset hukukuna aykırı şekilde ele geçirmeye çalıştığı iddia ediliyor. Denizolgun’un kabri açıldı, ölüm sebebini araştırmak için. Bir cinayetten söz ediliyor. Mirasa ortak edilmek için birilerinin birilerine akraba yapıldığı iddiaları var. Bunun için genetik tahlil isteniyor. Cübbeli’nin diğer “ihvanı”, onların Cübbeli için söylediklerine bakar mısınız? Hemen şunu belirtelim ki beraet-i zimmet esastır. Kişi yargılanıp suçu sabit görülene kadar masum kabul edilir. Hemen suçlu ilan edilmez.

Bugün gelinen noktada bütün tarikatlar şaibe altında bırakıldı. Gülen'le başlayan süreç, insanların camiden, cemaatten, tarikattan, partilerden, vakıflardan soğumalarına sebep oldu. Bu aileler içindeki yaşlılar sessiz, gençler ise kimi deist, kimi agnostik, kimi ateist oldu.. Bugün Müslümanlar 28 Şubat'tan beter bir perişanlık içindeler. “Masa, Kasa ve Nisa”, karşı cinse duyulan gayrimeşru yakınlık ocakları söndürmeye devam ediyor. İnsanların çoğu namazı terk etti. İlahiyat camileri, İmam Hatip mescitleri dolmuyor. Süslü camilere “Süslüman”lar da gitmiyor artık. Bilgisayardan “gürül gürül, her makamda ezanlar okunsa” da! Konserve hâline getirilmiş, yazılıp stoklanmış, adına “hutbe” dedikleri kısa vaazlarla cuma kılıyoruz. “Farz-ı kifaye”leri bırakın, “Farz-ı Ayn”lara kim uyuyor ki? Bu bir kıyamet alametidir. İrtidat pandemisi var Bilad-ı İslam’da. Başka ülkelerden ise ihtida haberleri geliyor.

İslam gelecek vahşet bitecek diye bir şey yok. İslam geleli 1500 yıl oldu. Hani peygamber geldi de vahşet yeryüzünden silindi ki! Bize zalimlere karşı direnmek, savaşmakla emrolunduk, onlarla stratejik ortak olmakla değil. O zalimlerin peygamberlere neler yaptıklarını hatırlayın. Unutmayın Şeytan tatile çıkmıyor. Ahir zamanda fazla mesai yapacak(!?).. Bütün bu olaylar, aslında gerçekten iman edenlerle etmeyenleri ayırmak için zor bir imtihan olarak önümüzde duruyor.

Birileri “iman ettik” demekle yakalarının bırakıvermeyeceğini bilmeli. Çaldıklarının bir kısmı ile cami yaptırdıkları için affedilmeyeceklerini bilmeleri gerek. Birilerinden çaldıklarından başka birilerine ikram ederek kul hakkı ödenmiş olmaz. Ribanın bulaşmadığı kazanç kalmadı neredeyse. Katılım bankaları kâmil anlamda “Faizsiz finans kuruluşu” değil. Her “helal sertifikalı” ürünün bırakın helal olmasını mubah olmasını fıtrata karşı bir saldırı gibi.

İlahiyat, İmam-Hatip, Kur’an kursu, tarikat ekseninde ortaya kuşa çevrilmiş, mefahiri örnek alan, menakıplarla süslenmiş bir din çıktı ortaya. Orada adil şahitlik olmadığı gibi, “asrın idraki”ne hitap edecek bir tevhit şuuru da yoktu. Folk İslam, geleneksel İslam folklorik anlamda ritüel, seremoni ve ikonalara indirgenmiş, hayata yön veren değil, hayatın içinde bir renk, desen, bir aidiyet duygusundan ibaret bir bağ olarak yerini aldı. Kendini modern dünyanın kavram ve kurumları ile açıklamaya çalışan, onları model alan, din ve ahlaktan çok vicdanı esas alan bir din anlayışı çıktı ortaya..

Şimdi yeniden iman etme zamanı, kendi kişisel nefsimizi, ailemizi, halkımızı, İslam dünyasını bu anlamda yeniden tevhit nazarı ile bir gözden geçirip yeniden iman etmemiz gerekiyor. Ehl-i Sünnet, Şii, Selefi, Maturidi, Eş’ari farklılığını bir ayrılık vesilesi değil, iman esasları ve muhkem naslardaki birliktelikten sonra müteşabih konularda ise usul ve esasa aykırı olmamak kaydı ile, farklılıklarımızı düşmanlık vesilesi yapmamamız gerekir. Sünnet ehli olmayan ve Müslümanları tek bir millet ve ümmet olarak görmeyen, kardeşlik ilkesini reddeden bir kişi Müslüman olabilir mi? Risaletin tamamlanmasından sonra Ehlibeyt'i ve ashabını reddeden bir anlayış Müslümanlık olabilir mi? Kerbela fitnesinden sonra hangi Müslüman Ehlibeyt'in yaşadıklarını görmezden gelebilir? Bu fitnede bizim tarafımız belli değil mi?

Mezhepler olacaktır ama mezhepçilik olmaz. Türklerin akaidi, Arapların akaidi diye, Maturidi ve Eşari’yi birbirinden ayıranlar aslında bilerek ya da bilmeyerek bir fitne ateşine odun taşımaktadırlar. Aynı Allah’a (cc), aynı resule (sav), aynı kitaba iman edenler tek bir millet, tek bir ümmet, tek bir cemaattir. Kim ki 2. bir ümmet, cemaat, milletten söz ediyorsa, o kendine ya yeni bir ilah, ya yeni bir resul, ya da yeni bir kitap bulmuştur. Biz Müslümanlardanız ve Müslümanlar kardeştir. Saflarımızı sık ve doğru tutalım. Gelin yeniden Müslüman olalım. Ey iman edenler iman ediniz. Selam ve dua ile.

Not: Mezhepler de olacak tarikatlar da. Partiler de olacak. Ama bu çatıların altında olsun olmasın herkes sıkı bir nefis muhasebesi yapacak. Örgüt ve cemaatler de hem liderlerini ve şeyhlerini, hem örgüt ve tarikat çalışanlarını denetlemek zorundalar. Allah (cc) kendini kınayan nefse yemin eder. Resuller müstesna kimse masum değildir. Resuller de tövbe ve istiğfar ederler. Kimse gaybı bilmez. Göklerin ordularının komutası ya da göklerin hazinesinin anahtarı Allah’tan (cc) başka kimsenin elinde değildir. Masiyette itaat yoktur. Geçmiş ve hâl konusunda, kişiler, olaylar, örgütler konusunda “adil şahitler” olmak zorundayız. Çünkü bir “Müslümancı” değil Müslümanız elhamdülillah!