Kimden yana tarafsınız? Bu sorunun cevabını bana değil, bu sorunun cevabını kendinize verin. Hep kazanan, kazanmakta olan, kazanacak olanın mı yanında olacaksınız; onun karşısında olanın yanında mı olacaksınız? Kim neyi kazanacak ya da kim kazanacak, bunu biliyor musunuz? Savaşı kazananlar cehennemi de kazanıyorsa bu kazanmak gerçekten kazanmak mıdır?

Gücün, güçlünün yanında olacaksanız en güçlü olan Allah’tır. O zaman Allah’ın rızasına uygun tarafta yer alsanıza. Ama bir şart var tabii; o safta yer alacaksanız mallarınız, canlarınız ve sevdiklerinizle sınanacaksınız. Allah (cc) bunları bazen artırarak, bazen eksilterek sizi imtihan edecek.

Dünya malına tamah edip güçlü ve zenginlerden yana olacaksanız, helal-haram demeden servet ve iktidara talip olacaksanız ABD’den, İsrail’den yana olun mesela. Onların dünyadaki güç ve servetinin ihtişamı gözlerinizi kamaştırıp aklınızı başınızdan alabilir. Ama dünyalık karşılığında ahiretten vazgeçmiş olursunuz. Oysa Resulullah, "Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz yine de yolumdan dönmem" demişti. Kısacık dünya hayatının heva ve hevesleri uğruna ebedi bir ahiret hayatını kaybetmeyi göze almak cahil cesaretinden başka bir şey değil. Şeytanı dost ve veli edinip Allah’a (cc) karşı savaş açmak akıllı bir tercih değildir.

Halktan yana olmak da marifet değil aslında. Zira “İnsanların çoğu hüsrandadır.” Ama biz kişilerin ve halkların atâfet-i ilâhiyye olan haklarını; mal, can, namus, akıl, inanç ve nesil emniyetine ilişkin hak, hukuk ve özgürlüklerini sonuna kadar savunacağız. Çünkü bu, alemlere rahmet olarak gönderilen ahir zaman peygamberinin vasiyetidir. “Rıza-i İlahi”ye açılan kapıdan geçişin müminlere yüklediği bir görev ve sorumluluktur. Hiçbir Müslüman bundan kaçınamaz ve bunu pazarlık konusu yapamaz. Vehbi haklar, meşru anlamdaki kesbi kazanımlar ve meşru sınırlardaki özgürlük tercihleri korunmuştur.

Bana söyler misiniz; Tanrı-Kral Câlût’un (la) 100.000 kişilik eğitimli ve donanımlı, hiç yenilgi almamış ordusuna karşı Tâlût’un (ra) 70.000 kişilik derme çatma, toplama bir ordusu var. Bu savaşı kim kazanır, siz kimden yana olurdunuz bu savaşta? Bakara Suresi 249. ayette deniliyor ki:

“Tâlût askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, 'Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir' dedi. İçlerinden pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince 'Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok' dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise 'Nice az birlik vardır ki Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir' dediler.”

Burada soru şu: Siz o suyu içer miydiniz? Rivayet olunur ki askerlerin 69.700’ü o sudan kana kana içti ve bayılıp kaldılar. Bu şartlar altında nehrin öte yanında 100.000 kişilik düşman ordusu bekliyordu. Siz onunla savaşmak için nehrin öbür tarafına geçer miydiniz? Ayet devam ediyor (Bakara 250):

“Câlût ve askerlerinin karşısına çıkınca da 'Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkarcı topluluğa karşı bize yardım et!' diye niyazda bulundular.”

Siz “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok” mu derdiniz?

Rivayet edilir ki Câlût onlara bir elçi gönderdi: "Siz çok cesur insanlarsınız. Bana katılın" dedi, "sizi orduma komutan yapayım." Siz bu davete ne cevap verirdiniz? Sonra savaştan önce teke tek bir düello daveti geldi Câlût’tan. O yiğitler "Câlût’a karşı kim meydana çıkacak?" diye istişare ederken, çoban Davud zırhı ve kılıcı olmadan elindeki sapan taşı ile Câlût’a karşı koştu. Câlût "Ne oluyor, bu gelen kim?" diye miğferinin siperliğini kaldırınca Davud sapan taşının ipini bıraktı ve taş Câlût’un alnına çarptı. Câlût düştü ve öldü. Zafer Müslümanlarındı... Bu durum Bakara Suresi 251. ayette şöyle anlatılır:

“Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud Câlût’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.”

Bir avuç Müslüman, zamanının en güçlü ordusuna karşı bir zafer kazandı. Asker sayısı kıyas kabul etmez. Askerlerin donanımı ve savaş tecrübesi de öyle. Ve savaşın sonunda 14 yaşlarında bir genç elindeki sapanı ile kazanmıştı. O gencin manevi mirası ve koruması Gazze sokaklarındaki Kassam mücahitlerinin, Kudüs’ün koruyucu gençlerinin üzerinde olsa gerek. Oysa İsrailoğullarının ileri gelenleri İşaya Peygamber’den, kendileri için mucizeler ya da kerametler gösterecek peygamberler soyundan birini ya da savaş tecrübesi olan, yenilmeyen, krallar soyundan gelen bir kurmayı işaret etmesini bekliyorlardı. İşaya Peygamber ise birlikte geldikleri, dericilik ve sakalık yapan Tâlût isimli bir genci işaret etmişti!

Gazze konusunda bu örneklik üzerinden bir ders, görev damıtabilir miyiz?

Allah’a, ahiret gününe ve gayba iman edenler için korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklar. Onlar için tek norm, tek standart Allah’ın rızasıdır ve onlar şuna iman etmişlerdir ki hayır ve şer, yaratılmış herkes ve her şey O'nun iradesine tabidir. Bizim onlardan farkımız, aynı irade içinde kendi irademizi O'nun rızasına bağlamış olmamızdır. Bizi mümin yapan, yenilmez yapan bu bağdır. Birileri bize "Bu savaşa girmeseydiniz öldürülmeyecektiniz, malınız ile birlikte canınızı da kaybetmiş olmayacaktınız" deseler de onlar bizim mallarımız ve canlarımız karşılığında kazandığımızdan gafildiler. Onlar cesetlerimize bakıp ölümden korkarken biz bu şekilde ölümsüzlüğe erişmekteyiz. Kaybettiğimiz ya da zarara uğradığımız şeyler konusunda Allah, bizim o kaybettiğimiz şeyler (ödediğimiz bedel) karşılığında kat kat fazlasını verecektir. Kitap'ta ne denmişti?

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, Peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 24)

Şimdi bize düşen, nefsimize dönüp bu ilahi ikazı ikrar etmek ve sonra da bu hakikati insanlara duyurmak; onları uyararak Allah’ın davetine icabete çağırmaktır. Eğer bu ayete iman ediyorsak buna göre düşünüp hareket etmemiz gerekir. Aksi halde Allah (cc) işlerimizi sarp dağlara sardıracak ve üstümüze pislik yağdıracaktır. Sahi İslam ülkelerinin siyasetçileri, bürokratları, genelkurmay başkanları, istihbarat başkanları, ilim adamları ve kanaat önderleri böyle mi düşünüyor yoksa!

Herkes yapıp yapmadıkları, söyleyip söylemedikleri ile ya kendi cennetine kendi sırtında tuğla ya da kendi cehennemine kendi sırtında odun taşıyacak. Kaçtıklarını sandıkları şeye doğru koştuklarının farkına varmayanlara gelince; onların korkuları ve ihtirasları akıllarını zail etmiş, gözleri var görmüyorlar, kulakları var duymuyorlar ve kalpleri var hissetmiyorlar.

Selam ve dua ile.