Şunu gördük: Din de vardır, devlet de… Biri Allah'a ait olan bir hükümdür; ilahi adaleti ve Allah'a ait olan “mutlak iktidarı” ifade eder. Allah'ın (cc) eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Dünyevi ve beşeri olan her şeyden münezzehtir. Öteki ise yerseldir; yetkisini halktan alan ya da iktidarı bir şekilde ele geçiren, insanların mal, can, namus, akıl-inanç ve neslini korumak üzere görev alan veya görevlendirilen bir topluluğu ifade eder.

Halkın ya da yönetimin kendine kutsallık atfetmesi ile devlet ya da devleti yöneten kişi, topluluk, aile kendini ilah ve rab konumuna yükseltir. Dine giriş cümlesi, “Lâ ilâhe…” şeklindeki ilk iki kelimesiyle bunu reddederek başlar. Tabii ki buna; insanlar üzerine hüküm koyan, onları kendi iradesine göre eğitip terbiye etmek ve o kurallara göre, Allah'ın rızasına ve toplumun iradesine rağmen yönetmek isteyen herkesi ilave etmek gerekir.

Din ve devlet ilişkisinde bir düzen tutturulamadı. Tarih boyunca hep peygamberler ve krallar savaştılar; ya Kutsal Roma kiliseyi yuttu ya da teokratik sistemlerde, Vatikan örneğinde olduğu gibi, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eden ruhbanlar devleti kendi arkalarına aldılar. Bunun tersi de oldu tabi; kimi krallar da ruhbanları kendi sarayının arkasına aldı.

Laiklik, teokrasi, sekülarizm, Bizantinizm… Hiçbiri bu konuda sağlam bir denge oluşturamadı.

İmam-ı Azam hilafeti savunuyordu, halife tarafından şehid edildi. II. Mahmud, şeyhülislama “Ya kelleni gönder ya da fetvayı” diye haber gönderebiliyordu. Abdülhamid'in 7 tarikatın postuna oturduğunu söyleseler de Said-i Nursi dışarıda kalmış, hatta sanık sandalyesine oturtulmuştu. Hz. Osman ve Hz. Ali (ra)döneminde olanları da biliyoruz.

İsrailoğulları kendilerini “Tanrı'nın ailesi” olarak gördükleri hâlde bir türlü birlik olamadılar. Hz. İsa ve Hz. Meryem (ra) onların elinden neler çekti! Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya da öyle. Yahudi hahamlar Roma valisi ile anlaşıp onun eliyle Hz. İsa’ya suikast planlamadılar mı? Onun yerine, ona benzeyen birini çarmıha germediler mi?

Din Allah’a (cc) aittir. Allah'a (cc) kul, resullerine ümmet olanlar tekil kişilerdir. Bunlar arasındaki kardeşler ittifakı “İslam milleti”ni oluşturuyor da, peki o “iman ettik” diyenler kâmil bir ittifak oluşturabildiler mi? Hayır! Çünkü çoğu neye iman ettiğini bilmiyor. Atalarının dinini bir gelenek veya kültürel bir aidiyet olarak sürdürüyorlar. Çoğumuz yaşayan bir Kur'an değiliz.

Allah'ın (cc) dini yeri, göğü, ölümü ve hayatı açıklar ama bizim yaşadığımız din karı koca ihtilafını bile çözmüyor. Dini; seremoni, ritüel ve ikonalara indirgedik. Politik ve ideolojik hedeflerimize ulaşmak için malzeme olarak kullanıyoruz genellikle.

İslam ülkelerinin hemen hepsi İslami objeleri, ruhani kıyafet giymiş birilerini yanında taşıyor; yanlarında tumturaklı dua eden birileri oluyor ama sonuç ortada. Kimi de genelev açarken tekbir getiriyor, kurban kesiyor, dua ediyor. “Bismillah” diye piyango alan başörtülü teyze, “inşallah” diye başlayıp piyangonun kendine çıkması için dua ediyor.

Bu kadar İslam ülkesi var. İslam İşbirliği Teşkilatı var, Arab Birliği, Afrika Birliği var; Gazze konusunda hangisi derde deva bir şey yaptı? Hindistan ve Çin aslında 2. ve 3. Gazze; ilişkileri kesmek şöyle dursun, sorunu çözmek için diplomatik girişimde bulunan kimse var mı?

Batılı ülkeler Ermeni ve Kürt sorununu kendilerine göre çözmek için Batı'da enstitüler kurmuş, konuyu kendi siyasi ajandalarına not etmişlerdi.

Evet, İngiltere'nin başkenti Londra'da 6-7 Eylül 2026 tarihlerinde İsrail desteğiyle kapsamlı bir Kürt konferansı düzenlendi. Basına yansıyan bilgilere göre “Değişen Orta Doğu'da Yahudi-Kürt İlişkileri: Tarih, Kimlik ve Gelecekte İş Birliği” başlığıyla gerçekleştirilen bu uluslararası etkinlik; Jewish Kurdish Network, Londra Çağdaş Antisemitizm Araştırmaları Merkezi ve Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Moshe Dayan Merkezi ortaklığında tertip edildi. İlki geçen yıl Berlin'de yapılmıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konferansa özel bir video mesaj gönderdi; Kürtlerin 4 farklı ülkede yaşayan büyük bir halk olduğunu fakat siyasi bağımsızlığa ulaşamadıklarını, Orta Doğu'daki azınlıkların, özellikle de Yahudiler ile Kürtlerin bağlarının güçlendirilmesini desteklediklerini ifade etti.

Toplantıya İngiltere, İsrail, ABD, Almanya ve farklı Kürt diasporalarından çok sayıda akademisyen, siyasetçi, gazeteci ve sivil toplum lideri katıldı. Katılımcılar arasında İsrail'deki Kürt Yahudi Toplumu Başkanı Yehuda Ben Yosef de vardı. Bu vesile ile Tel Aviv Üniversitesi Kürt Çalışmaları Programı Başkanı Prof. Ofra Bengio'ya etkinlikte bir ödül takdim edildi; eski Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş kendisine “Kürtlerin annesi” diye hitap etti. İki gün süren etkinlikte “Yahudi ve Kürt toplumlarının 2700 yıllık tarihi ortaklığı”, “Siyonizm ve Kürt ulusal hareketi”, bölgesel güvenlik, diplomasi ve gelecekteki stratejik ortaklık imkânları gibi başlıklar panellerde masaya yatırıldı.

Bırakın Türkiye'de Hindistan Müslümanları, Doğu Türkistan, Gazze için bir izleme ajansı, üniversitelerimizde bu konuda bir araştırma merkezi kurmayı; Katoliklik ve Protestanlık karşısında Ortodoksluğun bile koruyucusu olamadık. Bizantinist gelenekte yönetici, kilisenin başı olmayacak mıydı? Fatih, Rum Ortodoksların başı değil miydi? Yine o Fatih, Ermeni Patrikliği'ni kurmadı mı? Hz. Ömer, Kudüs ahidnamesi ile dağı nık olan Süryani kiliseleri ruhanilerini bir araya getirerek Süryani birliğini kurmadı mı? Bırakın bizim bu konuda araştırma yapmamızı; kendilerinin de bu alanda ne lise, ne ön lisans, ne de fakülte düzeyinde bir mektepleri olmadığı için kadim kilise, ruhanisini ABD'den, Rusya'dan, Yunanistan'dan ithal ediyor!

Türkiye'de Lale Devri'nden beri dinin devlet yanındaki yeri bir türlü netleştirilemedi. Din, halka ait bir seçim. İslam'da ruhban sınıfı yok. Dindarların temsilcisinin seçimle gelmesi gerek. Allah'ı ve dini temsil edecek birinden değil; Müslümanları temsil edecek, yetkisini onlardan alan ve onlara hesab veren “içimizden biri”nden söz ediyoruz. Ama ortaya çıkan sonuçta, Müslüman halk ile iktidar arasında sıkışmış bir kişi ve onun temsil ettiği bir kurum kalıyor.

Nasıl genelev açılışında kurban kesmek fasıklıktan beter bir günahsa, dinle perdelenmiş iş ve ilişkilerin arkasındaki, siyasi ya da kişisel çıkarı merkeze alan operasyonlar da dinen, ahlaken ve hukuken çok tehlikelidir. Bu tür hareketler hem dindarların itibarına hem de devlete ya da korunmaya çalışılan değer ve kurumlara zarar veriyor.

FETÖ'nün yükselişinden de BÇG'nin yükselişinden de devlet sorumludur. FETÖ'nün tasfiye sürecinde yaşananlar ya da diğer cemaat operasyonları, dindarlarla birlikte devlete de zarar vermiştir, vermektedir.

Bakın, devletin yasaları, sınırları; devletin içinde dini, etnik, ideolojik, politik farklı gruplar ve onların çıkar çatışmaları ve rekabetleri vardır. İslam ise evrenseldir. Aslında her din evrenseldir. Yeryüzündeki bir devlet olsun ya da azınlıkta kalan bir halk olsun, din onların birliğini ve kardeşliğini esas alır; cemaat hiyerarşisi de bu evrensel topluluğun tercihine göre şekillenir.

Devlet kendi sınırlarına çekilmeli. Mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetini sağlamalı. Güvenliği sağlamalı, adaleti tesis etmeli, sınırları korumalıdır. Maarif ve sağlık, vakıf ve cemaat topluluklarının sorumluluğunda olmalı. Devlet onların önünü açmalı, arkalarını toplamalı, onları korumalı ve denetlemelidir. Dini bir konudaki hak ihlalini cemaat kendisi yargılayabilmeli. Medeni hukuk kuralları, hem siyasi otoritenin meşru taleplerine hem de dini kurallara ve evrensel anlamda dini toplulukların maslahatına uygun şekilde icra edilmelidir. Dini vergiler ve vakıflar vergiden muaf tutulmalıdır. Camiler, farz-ı kifaye sorumlulukların icrasından sorumlu olmalıdır.

Medine'de olduğu gibi, bu anlamda çok hukuklu bir toplum yapısı daha barışçıl olacaktır.

Her şeyin yeniden yapılandırıldığı böyle bir zamanda bu konuların yeniden konuşulması gerek. Yeni kavramlara, yeni kurumlara ihtiyacımız var. İstişare ve şûra, ehliyet ve liyakat esas olmalı; temele ahlakı koymalıyız, sonra tevhidi esas almamız gerekir. Ardından ibadet ve muamelat gelir.

Bugünkü imam hatipler, Diyanet, ilahiyatlar ve Kur'an kursları bu ihtiyacı karşılamıyor. Cemaat yapıları, Müslümanların vahdetinden çok tefrikasına sebeb olmaktadır. Hepsinin camisi, okulu, medyası, hac ve umre rehberi, hatta insani yardım örgütü farklıdır. Bu yapılar insanları, cami cemaatini İslam'a değil, kendi yanlarına çağırmaktadır.

Tek başına devlet yanlış yapmıyor ya da tek başına dini topluluklar yanlış yapmıyor; hep birlikte yanlış yapıyoruz. Bu işi ne tek başına bu topluluklar ne de tek başına devlet çözebilir. Mezheb ve tarikatlar kendilerini merkeze alma iddiasından vazgeçmelidir. “Muhkem nas” ile sabit bir konuda mezheb olmaz. “Müteşabih” konulardaki yorum farklılıkları da Müslümanlar arasında ihtilaf ve tartışma konusu olmamalıdır. İttifak ettiklerinde birlikte hareket ederler, ihtilaf ettiklerinde birbirlerini mazur görürler. Herkesin kendi sınırlarına çekilmesi ve müteşabih konulardaki içtihadlarında ısrarcı olmaması gerekir.

Yani anlayacağınız, yeniden iman etmemiz gerekiyor; Allah'ın kitabında bildirdiği, Resulullah'ın bize öğrettiği gibi. Biz kendimizi değiştirmeden hakkımızdaki hüküm değişmeyecek; aşağılanmaya, dışlanmaya, dövülmeye devam edeceğiz. Hadi biz, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti olarak insanlık için göz aydınlığı olacak işler yapalım; sadece Müslümanlar için değil. Başkalarının İslam'la tanışmalarına vesile olacak işler yapalım.

Selam ve dua ile.