Adalet, mahkemede başlayıp biten bir olay değil. Adalet her yerde, herkes için, her zaman en âli, en temel ihtiyaçtır. Adalet, sahip olunan şeylerin temelidir; meşruiyet şartıdır.
Zulüm, adaletin yokluğudur. Allah (cc) cahil ve zalim bir kişiyi ve topluluğu hidayete erdirmez. Onların işlerini sarp dağlara sardırır, üstlerine pislik yağdırır.
Adaletin tecellisinde aile içinde taraflar arasında zıtlaşma varsa “hadd-i liân”a gidilir. Toplululuklar arası sorunlarda da bu örnekten yararlanılamaz mı? Allah (cc) adaleti engelleyenlere ve geciktirenlere lanet eder. Çünkü adaletin engellenmesi fitneye sebeb olur. Fitne, katilden eşed’dir. Adaletsizlik, kul hakkı itibarıyla Allah'ın (cc) affetmeyeceği bir vebal olmasının yanında, cezası sadece ahirete kalmayan bir suçtur; bunu yapanlar bu dünyada da bir şekilde belasını bulur. Onun için “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” denmiştir. Zira “zulm ile abad olunmaz.” Adaleti menfaat ya da siyasi hesablar uğruna engelleyenler bu şekilde neyi elde etmeye ya da korumaya çalışıyorlarsa Allah (cc) onu ellerinden alır; bu yüzden bu dünyada da huzur bulamazlar, elde ettikleri şey onlara hayır getirmez.
Bu ilahi tehdide muhatab olanlar ve olacaklar sadece hâkimler değil. Yasamadan başlayalım isterseniz. Hukuka aykırı yasa, suç aletidir. Böyle bir yasayı hazırlayanlar, savunanlar, ona destek olanlar, o yasanın uygulanması sonucunda hasıl olacak bütün vebalin ana sorumlusu olurlar. Allah zalimlere, zulme destek olmak için kalkan ellerin sahiblerine gazab eder.
Yasa yapıcı, o yasayı uygulayanlar, hâkim, savcı, adli görevliler, adli tıp vd., avukat, bilirkişi, tanık, polis, jandarma, istihbaratçı… Her kim, adaleti engelleyen ya da saptıran bir karar konusunda ne ölçüde sorumluluk sahibi ise o ölçüde bu dünyada ve ahirette gazaba uğrayacaktır.
Allah (cc) öyle buyurmadı mı: “Bir kavme/topluluğa olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin.” “İman ettik” demekle yakamız bırakılıvermeyecek. Bu dünyada yaptıklarımızdan ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsak bu böyle. Hem de “miskâle zerretin hayran yerah ve miskâle zerretin şerran yerah” ölçüsünde. Yani bu, atom altı parçacık kadar bir şey de olsa!
Bizim hukuk fakültelerinde, hâkim, savcı, adli görevli olacak çocuklara bu anlatılıyor mu? Tabii ki anlatılmıyor. O zaman bu mesajı onlara ve topluma duyurmak; bu imana sahip siyasetçilere, bürokratlara, öğrencilere düşüyor.
Bugün dünyanın başına bela olan zulmün, fakirliğin, düşmanlığın en büyük sebebi adaletsizliktir. Görüyorsunuz, Gazze'de zulüm devam ediyor, Lahey Adalet Divanı'nı kimse takmıyor. Milyonlarca sayfa bilgi, belge, binlerce tanık, müşteki var; bütün dünyaya yayılmış Epsteinciler hakkında henüz hiçbir ülkede kamil anlamda kapsamlı bir dava açılmış değil. CoVID günlerinde mRNA ile tüm dünyada “biyoterör” estirildi; aynı zamanda bir “biyolojik savaş ajanı” olan mRNA konusunda birkaç ülke hariç sorumlular hakkında dava bile açılmadı.
Bakın, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız. Zalim babamız, liderimiz, şeyhimiz, örgütümüz de olsa; mazlum düşmanımız da olsa. Bunu yapabilecek miyiz? Eğer böyle olmayacaksak o zulüm gelecek, bizi de vuracak!
Bakın, “Geciken adalet, adalet değildir.” Sadece gecikme değil; “efradını cami, ağyarını mani” bir soruşturma olmadan aceleye getirilmiş bir dava da adalete hizmet etmez; aksine yargılamayı uzatır, husumete ve fitneye sebeb olur.
Nisâ 135'te Allah (cc) ne buyurmuştu: “Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. O kişi zengin de olsa fakir de olsa Allah ikisine de sizden daha yakındır. Adaletten sapmamak için nefsinize uymayın...”
Allah (cc) davalılardan ya da davacılardan yana değil, adaletten yana olmamızı istiyor. Adalet; akrabalık bağına, zenginliğe veya fakirliğe göre değişmez. Ayetin hükmü açık: “Şu bizden biri, şu bizim din kardeşimiz, bizim mezhebimizden, bizim tarikatımızdan, bizim ırkımızdan, partimizden, hemşehrimiz” diyemezsiniz. Öyle yaparsanız Allah'ın (cc) hükmüne karşı gelmiş olursunuz. Unutmayın, bu konuda inatlaşırsanız Allah'a savaş açmış olursunuz; Allah (cc) da size savaş açar. Ve sonuç belli: “Lâ gâlibe illallah!”
Evet, kendi aleyhinize de olsa bu böyle. Buna göre torpil yapamaz, rüşvet veremez, ihaleye fesat karıştıramaz, adrese teslim ihale yapamaz, kamu kaynaklarını keyfinize göre kullanamazsınız. Bütün bunlar ne için, kime karşı, hangi bahane ve hangi gerekçe ile olursa olsun ilahi adalete ters şeylerdir. Evet, insan kendi nefsine veya en yakınlarına karşı olsa bile doğrudan ve haktan ayrılmamalıdır. Çünkü Allah (cc) öyle emrediyor.
Mâide 8'de, Nisâ 135'teki emir tekrar edilirken yeni uyarılar da yapılır: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Allah (cc) yapıp yapmadıklarımızı, söyleyip söylemediklerimizi, kapalı kapılar arkasında fısıldayarak konuştuklarımızı, kuryeler üzerinden ya da şifreli haberleşmelerimizi, aklımızdan ve kalbimizden geçenleri biliyor. Bugünden tevbe etmez, helallik dilemezsek din günü herkesin önünde bu ayıplarımız ortaya dökülecek ve cehenneme sürükleneceğiz. Allah'a ve ahiret gününe iman edenler için bu böyle.
Cenab-ı Allah (cc) adalet konusunda kullarını sürekli uyardı. Resulullah (sav) da Veda Haccı'nda, bu dünyadan ayrılmaya hazırlanırken bu konuda uyarılarda bulundu. Kadınlardan söz etti mesela. Evli kişilerin anne babaları ile ilişkileri yanında karı koca ilişkileri, çocukları, komşu, akraba ve diğer tüm içtimai ilişkileri konusunda insanları uyaran birçok şey söyledi Resulullah (sav).
Ve Allah (cc) En'âm Suresi 152. ayette de buyurdu ki: “...Yakınınız dahi olsa, konuştuğunuz zaman adaleti gözetin. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte (tekrar tekrar, ısrarla) düşünüp hatırlayasınız diye Allah size bunları emretti.”
Allah (cc) Hucurât Suresi 9. ayette de hakemlik ve arabuluculuk yapmamızı istiyor: “...Eğer taraflar arasında barışı sağlarsanız, bunu adaletle yapın ve her işte adil davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.”
Bu ayetler, İslam'da adaletin hiçbir duyguya (sevgi, akrabalık, düşmanlık, öfke) feda edilemeyecek kadar mutlak bir ilke olduğunu gösterir.
Yargı içinde yer alan bütün unsurlar; bütün davaların yeniden görüleceği, yasa yapıcıların, uygulayanların, yargılayanların da yargılanacağı “din günü”nü hiç akıllarından çıkarmasınlar. Biz âlemlere rahmet olarak gönderilen “ahir zaman peygamberi”nin ümmetiyiz. Her gün, bir gün daha o büyük güne yaklaşıyoruz. Kalan zaman, geçen zamanın yanında bir hiç mesabesindedir ve o gün çok da uzak değil. Ve adaletsizlik, “kıyamet fitneleri”nin en büyüklerinden biridir.
Şimdi hukuk fakültesi öğretim üyeleri, öğrenciler, siyasiler, bürokratlar, baro üye ve yöneticileri işlerinden başlarını kaldırıp kendilerine baksınlar. Bir nefis muhasebesi yapsınlar. Yargılayanların da yargılanacağı o günü düşünsünler bir. O gün gelmeden bir karar versinler.
Bakın, suç ve ceza dengeli olmalıdır. Suçlunun da hakları var. Suçuna mütenasib cezada sınır aşılırsa bu zulüm olur. Suçluyu masum göstermek de gazab vesilesidir, masumu suçlu göstermek de. Bu anlamda yargıya konu olan işler, Allah indinde, yapılan işe göre insanı aziz de eder, zelil de! Adil olmayan kararın doğrudan ve dolaylı olarak sebeb olduğu acıların toplamı, o sonuca vesile olanlar arasında eksiksiz bir şekilde taksim edilir. İlahi adalet divanının temyizi de yok!
Davanın konusu olan işe şahidlik edenler, insanın kendi elleri, dili, ayakları, beyni ve kalbidir. Allah'ın (cc) bize emanet ettiği organlar eğer ilahi rızaya aykırı kullanılmış ise o organlar, o kişi aleyhine şahidlik edecektir. Şimdi yasama, yürütme, yargı erkine mensub olanlar düşünsün; bir de bu haksızlıklar olurken olup bitenleri görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek köşelerine çekilip susanlar düşünsün. Hele bir de bu haksızlıklar olurken onlara destek olanlar yok mu!
Allah (cc) Nisâ 105'te bize şöyle der: “Sakın hainlerin savunucusu olma!” Savunup dost edindiklerimize dikkat edelim. Sonra, onlara benzeyenler onlardan olurlar!
Ben kıdemli, müzmin bir sanık olarak bu uyarıyı yapmak zorundaydım. Umarım görevimi bir kez daha yapmışımdır. Allah'ın (cc) bu uyarılarına iman eden herkesi de bu mesajı çevresine duyurmaya davet ediyorum. Çünkü haksızlık ve adaletsizlik karşısında sessiz kalmak, bizim inancımızda “dilsiz şeytan olmak” şeklinde tanımlanır. Adalet mülkün temelidir. Bu temel bugün tüm dünyada, neredeyse hiç olmadığı kadar tehdit altındadır. Esselamü alâ menittebeal hüdâ ve dua!