Değerli kardeşlerim,
Cumartesi günü çok kıymetli ağabeyimiz iş insanı Şeref Enis’in iş yerinde, yaklaşık on beş kişilik güzel bir dost meclisinde bir araya geldik.

Uluslararası Vuslat Platformu Başkanı değerli abim Hamza Cebeci, Üstat Selahaddin Eş, İMES Başkanımız Kemal Akar, Uluslararası Vuslat Platformu yönetiminden arkadaşlarımız ve kıymetli dostlarımızla sıcak, samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Sohbet ilerledi, söz eski günlere geldi.
Almanya yıllarında kendisiyle beş yıl komşuluk yaptığımız Selahaddin Eş, namıdiğer Çakırgil ağabeyimiz, çocukluk ve gençlik yıllarından bazı hatıralarını anlatmaya başladı.

Anlattıklarının bir bölümü var ki beni gerçekten çok etkiledi.

Dinlerken gözümün önüne o günleri getirmeye çalıştım.

Samsun’un Kavak ilçesinin Muradbeyli köyünden çıkan yoksul bir çocuk...

Üzerinde yamalı elbiseler...

Ayağında kara lastikler...

Cebinde 10 lira...

Elinde babasının yazdığı bir mektup...

Ve önünde koskoca Ankara...

Aslında dinlediğimiz sadece bir insanın hayat hikâyesi değildi.

Bir babanın evladını okutabilmek için yokluk içinde verdiği mücadele, şöhretinin zirvesindeki bir insanın eski bir dostunun oğluna sahip çıkışı ve bütün imkânsızlıklara rağmen okumaktan vazgeçmeyen bir gencin azmi aynı hikâyede buluşuyordu.

Yıl 1958...

Genç Selahaddin, Ankara’daki yatılı sağlık okulunun sınavlarına giriyor. Asil listeden kazanamıyor, yedekte kalıyor.

Fakat babası ümidini kesmiyor.

Belki kazananlardan gelmeyen olur, okulda bir kişilik yer açılır, oğlunu yedekten alırlar diye düşünüyor.

Bu baba, çamurun içinde, tuğla ve kiremit fabrikalarında çalışarak ailesinin geçimini sağlamaya çalışan bir Anadolu insanı.

İmkânı az ama evladına dair ümidi büyük.

Sonra yıllar öncesinden tanıdığı bir isim geliyor aklına.

Yakın köylerden hemşehrileri, gençlik yıllarında köylerde birlikte güreştikleri bir adam...

Fakat artık o adam sıradan biri değildir.

Türk güreş tarihinin efsanesi, dünya ve olimpiyat şampiyonu Yaşar Doğu’dur.

Rahmetli babası (Ruhu için el fatiha) oğlu Selahaddin ağabeye şöyle diyor:

“Yaşar’ı eskiden tanırdık. Aradan yıllar geçti. Beni hatırlar mı bilmem. Ben sana bir mektup yazayım. Sen Ankara’ya git, Yaşar Doğu’yu bul. Belki gelmeyen bir öğrenci olur, onun yerine seni alırlar.”

Ve oğlunun eline bir mektup tutuşturuyor.

Bir babanın elinden gelen bazen budur. Parası yoktur, çevresi yoktur ama evladı için çalabileceği son bir kapı vardır.

Bugünün gençlerine anlatması bile zor...

Cep telefonu yok.

İnternet yok.

Navigasyon yok.

Doğru dürüst bir adres yok.

Kalacak yer yok.

Üstelik cebindeki 10 lirayı öylesine dikkatli kullanmak zorunda ki Ankara’da işi olmazsa Samsun’a dönüş parasını bile hesap etmek durumunda.

Ama genç Selahaddin yola çıkıyor.

Çünkü bazen insanın cebinde parası olmaz ama yüreğinde ümidi vardır.

Ankara’ya geliyor.

Koskoca şehirde Yaşar Doğu’yu aramaya başlıyor.

Yolu Hacı Bayram Camii’ne düşüyor. Namazını kıldıktan sonra birisine soruyor:

“Yaşar Doğu’yu tanıyor musunuz?”

Adam yolu tarif ediyor.

Hacı Bayram’dan biraz ileride, Dışkapı’ya doğru inen sokaklardan birinde Yaşar Doğu’nun evini buluyor.

Henüz güneş doğmamış.

Tahta bir kapı...

Zil bile yok.

Kapıyı çalıyor.

Üst kattaki pencere açılıyor.

Bir adam:

“Buyur evladım.”

diyor.

“Yaşar Doğu’yu görmek istiyorum amca.”

Pencere kapanıyor.

Genç Selahaddin bekliyor.

“Herhâlde kızdı.” diye düşünüyor.

Bir müddet sonra içeriden çekilen bir iple tahta kapı açılıyor.

Karşısına kısa boylu, son derece sade bir adam çıkıyor.

Selahaddin ağabey şaşırıyor.

Çünkü zihnindeki Yaşar Doğu başka...

Dünyayı minderde yere seren adamın dev gibi biri olması gerektiğini düşünüyor.

Meğer karşısındaki o mütevazı insan Yaşar Doğu’nun (Ruhu için el fatiha) ta kendisiymiş.

Babasının mektubunu uzatıyor.

Yaşar Doğu mektubu okuyor. Sonra karşısındaki bu köy çocuğunu kahvaltıya çağırıyor.

Selahaddin ağabey mahcubiyetinden kabul etmiyor. Yaşar Doğu ısrar etse de içeri girmiyor.

Bunun üzerine Yaşar Doğu:

“Evladım, öğleden sonra güreş kulübüne gelebilir misin?”

diye soruyor.

“Gelirim efendim.”

Öğleden sonra güreş kulübüne gidiyor.

Orada Türkiye Güreş Şampiyonası seçmeleri yapılıyor.

Yaşar Doğu iki talebesini çağırıyor.

Mustafa Dağıstanlı ve Hüseyin Akbaş... (Ruhları için el fatiha)

Dünyaca tanınmış iki şampiyon.

Yaşar Doğu soruyor:

“Sizin kaldığınız otelde, odanızda yer var mı?”

“Var efendim.”

“Yere bir yatak attırın. Bu çocuk sizin yanınızda kalacak.”

İşte insanlık bazen bu kadar sade bir cümlenin içine sığıyor.

Sabah Ankara’da nerede yatacağını bilmeyen bir köy çocuğu, akşam iki dünya şampiyonunun odasında kendisine açılan yerde yatıyor.

Yaklaşık bir hafta orada kalıyor.

Fakat cebindeki para hâlâ en büyük derdi.

Bazen birkaç kuruşa bir simit alıyor, Hacı Bayram’ın şadırvanından suyunu içiyor.

Çünkü zihninde sürekli aynı hesap var:

“Okula giremezsem Samsun’a nasıl döneceğim?”

Okulun açıldığı gün Yaşar Doğu geliyor.

Selahaddin ağabeyi kaldığı yerden alıp bizzat okula götürüyor.

Üzerinde yamalı ceket...

Dirsekleri yamalı...

Pantolonu yamalı...

Ayağında yıpranmış kara lastikler...

Okul memuru ve müdürü tarafından Yaşar Doğu’ya büyük bir ihtiram gösteriliyor.

Yaşar Doğu:

“Ben ömrümde böyle işlere pek girmedim. Bu çocuk Samsun’dan gelmiş. Durumu da ortada.”

diyor.

Müdür:

“Efendim maalesef okul dolu.” diyor.

Ardından müdür Yaşar Doğu’ya şu sözü veriyor:

“Bir çocuk gelmez, bir kişilik yer boşalırsa, Reisicumhur adam gönderse dahi önce bu çocuğu alacağım.”

Yaşar Doğu bundan sonra ısrar etmiyor.

Selahaddin ağabey de kimsenin peşinden koşmuyor.

Dışarıda onun gibi bekleyen on beş yirmi çocuk daha var.

Milletvekillerini devreye sokanlar, tanıdıklarını araya koyanlar var.

O ise bir kenarda sessizce bekliyor.

Saat öğleden sonra iki buçuk civarı...

İçeriden bir memur çıkıyor:

“İçinizde Selahaddin Eş diye birisi var mı?”

“Var efendim.”

İçeri giriyor.

Müdür yüzüne bakıyor:

“Yaşar Bey’le gelen sen miydin?”

“Bendim efendim.”

Meğer bir öğrenci gelmemiş.

Bir kişilik yer açılmış.

Müdür:

“Bu çocuğu alın.”

diyor.

Ve o kapı açılıyor.

Selahaddin ağabeyin anlattığı hatıranın dikkat çekici isimlerinden biri de o gün okulda görev yapan genç memurlardan Mehmet Sağlam’dır.

Yaşar Doğu okula geldiğinde ona büyük bir hürmet gösteren, elini öpen bu genç memuru Türkiye ilerleyen yıllarda çok daha yakından tanıyacaktır.

Mehmet Sağlam daha sonra akademisyen olacak, siyasete girecek, milletvekilliği ve Millî Eğitim Bakanlığı yapacaktır.

Hayat bazen insanları hiç ummadıkları kavşaklarda buluşturuyor.

Selahaddin ağabey artık yatılı okuldadır.

Fakat okula girmek yoksulluğu bitirmiyor.

Arkadaşları akşamları Kızılay’a çıkıyor. Onun gidecek parası yok.

Kitap almaya bile parası yetmiyor.

Ama kitaplara büyük bir merakı var.

Ortaokul yıllarında babası kendisine biraz harçlık verdiğinde onu hemen kitaba yatırdığı için babası:

“Oğlum, sana biraz para veriyorum, sen yine gidip kitaba veriyorsun.”

dermiş.

Okulda kütüphanenin idaresinde görev yapacak öğrenciler arandığında hemen talip oluyor.

Parasıyla alamadığı kitaplara hiç değilse orada dokunacak, onları okuyacak.

Ve o yamalı ceketli çocuk okulunu başarıyla tamamlıyor.

Mezuniyetinin ardından sağlık alanında çalışmaya başlıyor. Çeşitli hastanelerin laboratuvarlarında görev yapıyor.

Fakat içindeki okuma arzusu hiç bitmiyor.

1967 yılında fark derslerini dışarıdan vererek lise diplomasını alıyor.

Aslında kalemle ve gazetecilikle tanışması da bu yıllara rastlıyor.

1965’ten itibaren Yeni İstanbul, Sabah ve Bugün gazetelerinde yazmaya başlıyor.

Yani onun Bâb-ı Âli’ye uzanan yolculuğu hukuk fakültesini bitirdikten sonra değil, daha gençlik yıllarında başlıyor.

Bir taraftan çalışıyor, bir taraftan okuyor, bir taraftan da yazıyor.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giriyor ve 1973 yılında mezun oluyor.

Hukuk tahsilini tamamlıyor, avukatlık stajını da yapıyor.

Ama onun hayatında ağır basan dünya başka oluyor.

Fikir...

Kitap...

Kalem...

Gazete...

Ve Bâb-ı Âli...

Yıllar önce birkaç kuruşluk harçlığını kitaba verdiği için babasından tatlı tatlı azar işiten o köy çocuğu, artık okuyarak, düşünerek ve yazarak hayatını sürdürüyor.

İnsanın kader dediği şey bazen böyle örülüyor.

Samsun’un bir köyü...

Evladını okutmak için çırpınan bir baba...

Babanın yazdığı bir mektup...

Hacı Bayram Camii...

Tahta bir kapı...

Yaşar Doğu...

İki dünya şampiyonunun odasında yere serilen bir yatak...

Bir simit...

Bir şadırvan...

Boşalan tek bir okul kontenjanı...

Ve okumaktan vazgeçmeyen bir köy çocuğu...

Sonunda İstanbul Hukuk’a ve Bâb-ı Âli’ye uzanan koca bir ömür.

Selahaddin ağabey bütün bunları anlattıktan sonra öyle bir cümle söyledi ki benim için hikâyenin özü oradaydı:

“Ben o hayatı hiç unutmam, unutmuyorum da. Hep hayatımı o insanların hayat ve yaşama çizgisine bağlı tutmaya çalıştım. İnşallah böyle kalır.”

İşte bu söz beni aldı götürdü.

Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde böyle insanlar vardı.

Bir gencin elinden tutmayı yük değil, emanet bilirlerdi.

“Bana ne?” demezlerdi.

“Benim çocuğum değil.” demezlerdi.

“Vaktim yok.” demezlerdi.

Bir kapı açabiliyorsa açar, bir gece kalacak yer bulabiliyorsa bulurdu.

Yaşar Doğu dünya ve olimpiyat şampiyonuydu.

Ama bana sorarsanız bu hikâyedeki en büyük madalyası boynunda değil, vicdanındaydı.

Sabahın erken saatinde kapısını çalan yamalı ceketli bir köy çocuğuna kapısını açtı.

Kahvaltıya çağırdı.

Kalacak yer buldu.

İki dünya şampiyonuna emanet etti.

Sonra gelip kaldığı yerden aldı, okula götürdü.

Bütün bunları da hiçbir karşılık beklemeden yaptı.

İşte insanın büyüklüğü biraz da burada ortaya çıkıyor. Şöhret büyüdükçe insanlardan uzaklaşmak değil, imkân büyüdükçe daha fazla insanın elinden tutabilmek...

Bugün makamlarımız var.

Arabalarımız var.

Telefonlarımız var.

Çevremiz var.

İmkânlarımız belki o günün insanlarıyla kıyaslanmayacak kadar fazla.

O hâlde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz bugün kaç Selahaddin’in elinden tutuyoruz?

Gençlere de bir sözüm var.

Şartlarınız zor olabilir.

Cebinizde paranız olmayabilir.

Önünüze kapılar kapanabilir.

Bir sınavı kazanamayabilirsiniz.

Hayat sizi hiç düşünmediğiniz yerlere savurabilir.

Ama yeter ki ümidinizi, çalışma azminizi ve okuma sevdanızı kaybetmeyin.

Yamalı ceketle başlayan bir yolculuk İstanbul Hukuk’a, oradan Bâb-ı Âli’ye uzanabiliyorsa hiçbir gencin bugünkü şartları onun yarınını tarif etmeye yetmez.

Biz büyüklere de düşen bir vazife var.

Bir gencin bütün hayatını değiştiremeyebiliriz.

Ama önündeki bir kapıyı açabiliriz.

Belki yıllar sonra ismimizi bile hatırlamaz.

Varsın hatırlamasın.

Yeter ki yürüsün.

Çünkü bazen bir gence yapılan küçücük bir iyilik, bir ömrün istikametini değiştirir.

1958’de Ankara’da bir kapı açıldı.

O kapıdan yamalı ceketi, kara lastikleri ve elinde babasının mektubuyla bir köy çocuğu girdi.

Aradan yaklaşık yetmiş yıl geçti.

O çocuk bugün hâlâ kendisine uzatılan o eli anlatıyor.

Demek ki bazı iyiliklerin ömrü gerçekten insan ömründen daha uzunmuş.

Bu vesileyle çok değerli Üstat Selahaddin Eş ağabeyimize de Rabbimden sağlık, sıhhat ve afiyet içerisinde hayırlı, bereketli bir ömür niyaz ediyorum. Hatıralarıyla geçmişe ışık tutmaya, tecrübesiyle gençlere yol göstermeye, sözü ve sohbetiyle dost meclislerimizi zenginleştirmeye daha nice yıllar devam etmesini diliyorum. Rabbim bizleri daha nice güzel sohbet halkalarında sağlık ve muhabbet içerisinde bir araya getirsin.

Selam ve dualarımla.