"Kişilere değil, ilkelere güvenen toplumlar ayakta kalır."

Değerli kardeşlerim,

Bir milleti ayakta tutan yalnızca ordusu değildir. Sadece güçlü bir ekonomi de değildir. Bir toplumu asıl ayakta tutan, insanların birbirine duyduğu güvendir.

Bir anne-baba, evladını gönül huzuruyla komşusuna emanet edebiliyorsa...

Bir esnaf, yıllardır tanıdığı müşterisine veresiye defterini açabiliyorsa...

Bir hayırsever, alın teriyle kazandığı malından ayırdığı zekâtı ve sadakayı, ihtiyaç sahiplerine ulaştırması için huzur içinde bir kuruma teslim edebiliyorsa...

İşte orada yaşayan bir vicdan, ayakta duran bir toplum vardır.

Fakat güven bir kez sarsıldığında kaybolan sadece para olmaz. O güvenle uzanacak yardım eli de zayıflar. Bunun bedelini ise en çok mazlumlar, yetimler ve gerçek ihtiyaç sahipleri öder.

Son günlerde Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturma kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Süreç hâlen yargının önündedir. Nihai kararı bağımsız mahkemeler verecektir. Hukuki süreç tamamlanmadan hiç kimse hakkında kesin hüküm vermek ne adaletle ne de vicdanla bağdaşır.

Ancak yaşananlar, hepimize yeniden hatırlamamız gereken önemli bir gerçeği de gösteriyor.

Hiç kimse denetimin üstünde değildir ve olmamalıdır…

İster devlet kurumu olsun...

İster vakıf...

İster tarikat...

İster dernek...

İster şirket...

Şeffaflık ve hesap verebilirlik herkes için vazgeçilmez olmalıdır.

Çünkü güven, denetimin alternatifi değildir.

Tam aksine, denetim güvenin en sağlam teminatıdır.

İslam geleneğinde aktarılan meşhur bir rivayete göre, Hz. Ömer'in hilafeti döneminde ganimetlerden dağıtılan kumaşlardan herkese birer parça verilmişti. Emirül Müminin Hazreti Ömer hutbe irâd etmek üzere bir gün minbere çıktığında, üzerindeki elbisenin tek parça kumaştan dikilemeyecek kadar uzun olduğunu gören sahabilerden biri ayağa kalktı ve, "Ey Müminlerin Emiri! Önce bunun hesabını ver. Herkese bir parça kumaş düştüğü hâlde sen bu elbiseyi nasıl giydin?" diye sordu. Hz. Ömer bu soruya öfkelenmedi. Bunu makamına yapılmış bir saygısızlık olarak da görmedi. Oğlu Abdullah bin Ömer ayağa kalkarak kendi payına düşen kumaşı babasına verdiğini açıkladı. Bunun üzerine aynı sahabi, "Şimdi konuş, seni dinliyoruz." dedi.

İşte İslam'ın devlet anlayışı budur.

Makam, hesap vermeye engel değildir.

Güven, şeffaflık ve hesap verebilirlikle güç kazanır.

Almanların meşhur bir sözü vardır.

"Güven iyidir, kontrol daha iyidir."

Aslında bu söz, insanlık tecrübesinin kısa ama derin bir özetidir.

Ne yazık ki bizler zaman zaman kişilere öyle anlamlar yüklüyoruz ki onları sorgulamayı neredeyse ihanet sayıyoruz.

Oysa tarih bunun acı örnekleriyle doludur.

Bu millet yıllarca farklı isimler ve farklı sloganlar altında kandırıldı.

Kimi dinî duyguları istismar etti.

Kimi millî duyguları kullandı.

Kimi ideolojiyi istismar etti.

Kimi Atatürk’u kullandı.

Kimi din dedi.

Kimi vatan dedi.

Kimi millet dedi.

Kimi hizmet dedi.

Ama aldatılan hep iyi niyetli insanlar oldu.

Yakın tarihimiz bunun en ağır örneklerinden birini FETÖ ihanetinde yaşadı. Eğitim, diyalog, hayır hizmeti ve gönüllülük söylemleriyle milyonlarca insanın güvenini kazanan bu yapı, sonunda namlusunu kendi milletine çevirdi. 15 Temmuz gecesi hepimiz gördük ki sorgulanmayan bağlılık, denetlenmeyen güç ve kutsallaştırılan kişiler, koskoca bir milleti uçurumun eşiğine kadar sürükleyebiliyor.

İşte bu yüzden mesele sadece bir dernek, bir vakıf ya da bir kişi meselesi değildir.

Mesele, hangi isim altında olursa olsun güvenin istismar edilmesine fırsat vermeyecek bir hukuk ve denetim kültürünü yaşatabilmektir.

Tam da burada dönüp kendimize de bakmamız gerekiyor.

Evet, insanları aldatanların vebali büyüktür. Fakat Kur'an-ı Kerim, mümini sadece iyi niyetli olmaya değil, akleden, araştıran ve muhakeme eden bir insan olmaya da çağırır.

Rabbimiz birçok ayette bizlere aynı soruyu yöneltir.

"Hiç akletmez misiniz?"

"Hiç düşünmez misiniz?"

"Hiç ibret almaz mısınız?"

Demek ki mümin, karşısına çıkan her söze, her çağrıya ve her yardım kampanyasına yalnızca duygularıyla yaklaşmaz. Aklını da işletir. Araştırır. Sorar. Delile bakar.

Çünkü İslam, körü körüne bağlılığı değil, basireti, feraseti ve muhakemeyi emreder.

İyi niyet büyük bir fazilettir. Ancak tedbirle desteklenmeyen iyi niyet, bazen kötülüğün en kolay istismar ettiği kapıya dönüşebilir.

Müslüman sadece temiz kalpli insan değildir. Aynı zamanda aldanmamak için düşünen, araştıran ve sorumluluk bilinciyle hareket eden insandır.

Dolandırıcılığın dili değişebilir.

Ama yöntemi değişmez.

Önce güven kazanılır.

Sonra sorgulanmayan bir alan oluşturulur.

En sonunda insanlar sadece paralarını değil, umutlarını da teslim ederler.

Banker Kastelli'den Jet Fadıl'a, saadet zincirlerinden daha nicelerine kadar yaşadığımız her hadise bize aynı gerçeği hatırlatıyor.

İsimler değişiyor.

Senaryolar değişiyor.

Ama istismar edilen hep aynı duygu oluyor.

Güven...

6 Şubat depremlerinde milletimiz büyük bir vicdan seferberliği ortaya koydu. Milyonlarca insan tanımadığı kardeşine ulaşabilmek için elindekini paylaşmaya çalıştı. Kimisi AFAD'a bağış yaptı, kimisi KIZILAY'a, kimisi farklı vakıf ve derneklere destek verdi, kimisi de Ahbap'a katkıda bulundu. Herkes vicdanının sesini dinledi. Çünkü o günün tek meselesi, enkaz altındaki bir cana ulaşabilmekti.

Ne var ki o büyük felaket, başka bir gerçeği de bütün açıklığıyla ortaya koydu. Bazı kesimlerin Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a duyduğu siyasi öfke, gözlerini hakikati göremeyecek kadar kör etmişti. Bu öfke, yapılan her çalışmanın peşinen değersiz görülmesine, atılan her adımın şüpheyle karşılanmasına ve insanların doğru ile yanlışı sağlıklı biçimde ayırt edememesine yol açıyordu. Elbette devletin eksikleri konuşulur, ihmaller sorgulanır ve eleştiriler yapılır. Bunlar demokratik hayatın tabii sonucudur. Ancak öfke aklın önüne geçtiğinde, insan yalnızca hakikati görmekte zorlanmaz, doğru karar verme kabiliyetini de kaybeder.

Tam da burada, Maide Suresi, sekizinci Ayet-i Kerimesini yeniden hatırlamak zorundayız;

"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır."

Ne muhteşem bir ölçü...

Kur'an bize sadece sevdiklerimize karşı değil, hoşlanmadıklarımıza karşı da adaletli olmayı emrediyor. Çünkü insanı hakikatten uzaklaştıran sadece sevgisi değildir. Öfkesi de en az sevgisi kadar kör edebilir.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, insanları değil ilkeleri merkeze almaktır.

Bugün bir dernek hakkında soruşturma yürütülüyorsa hukuk konuşmalıdır.

Yarın başka bir kurum hakkında iddialar ortaya çıkarsa yine hukuk konuşmalıdır.

Kim olursa olsun...

Hiç kimsenin sevgisi onu denetimin üstüne çıkaramaz.

Hiç kimsenin öfkesi de bir başkasını peşinen suçlu ilan etmeye yetmez.

Çünkü adalet sadece mahkemelerin değil, vicdanların da imtihanıdır.

Güçlü devletleri ayakta tutan şey, güçlü liderlerden önce güçlü kurumlardır.

İşleyen denetim mekanizmalarıdır.

Şeffaflıktır.

Hesap verebilirliktir.

Dürüst insan denetlenmekten korkmaz. Çünkü denetim, dürüst insanın itibarını korur.

Asıl rahatsız olanlar, karanlıkta iş görmek isteyenlerdir.

Artık kişileri değil, ilkeleri büyütelim.

İnsanları değil, kurumları güçlendirelim.

Çünkü güven sözle kurulmaz.

Güven; adaletle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle inşa edilir.

Ve unutmayalım...

Bir toplumda güven yıkıldığında sadece paralar kaybolmaz.

İnsanlar yardım etmekten çekinmeye başlar.

Mazlumlar daha geç yardım alır.

Yetimler daha uzun süre bekler.

İşte asıl kayıp budur.

Rabbim bizleri, sevgisi de öfkesi de kendisini adaletten ayırmayan, aklını ve vicdanını birlikte kullanan kullarından eylesin.

Selam ve dualarımla