Merkez mi? Yem mi?

Siyonist İsrail'in insanlık dışı planı: Filistinli esirler için timsahlı hendek hazırlığı!
Siyonist İsrail'in insanlık dışı planı: Filistinli esirler için timsahlı hendek hazırlığı!
İçeriği Görüntüle

Tarih, kendini merkez sanıp sahneye dönüşmüş ülkelerle dolu.

Geçen hafta savaşın fiyatlandığını konuştuk. Bu hafta daha rahatsız edici bir soru var önümüzde: Fiyatı kim koyuyor? Biraz uzun bir yazı olacak bu haftaki serüvenimiz ama sabrınıza değeceğini umuyorum.

Geçen hafta şunu söylemiştik: Modern savaş bitmez, yeniden fiyatlanır. Boğaz açılır ama risk primi kalır. Ambargo kalkmaz, sadece ertelenir. Bir dizi yazıya başlarken de birkaç durağa uğrayacağımızı söylemiştik. İşte ikinci durak ve bu seferki soru daha da can sıkıcı:

Madem her şey fiyatlanıyor; o halde fiyatı kim koyuyor?

Cevaba girmeden önce bir rakam vereyim çünkü bu rakam bugünün dünyasını bir kitaptan daha iyi anlatıyor: 106 baz puan.

Uluslararası risk derecelendirme verilerine göre, bir Ortadoğu ülkesinin siyasi istikrar notu 10 puan düştüğünde, o ülkenin borçlanma maliyeti ortalama 106 baz puan artıyor. Yani yaklaşık yüzde bir puan.

Kulağa teknik geliyor ama aslında hepimizin bildiği bir şey.

Bankaya kredi için gittiğinizi düşünün. Yanınızdaki kişiyle aynı maaşı alıyorsunuz, aynı evi istiyorsunuz. Ama onun kredi notu sizden yüksek. Sonuç? Aynı parayı daha ucuza alıyor. Kimse ona iyilik yapmıyor, size de kötülük yapmıyor. Sadece “riskliliğiniz” yani riskli olma hâliniz, farklı fiyatlanıyor.

Devletler için de aynısı işliyor. Fark şu ki oradaki kredi notunu, sizin ödeme alışkanlığınız kadar siyasetiniz de belirliyor. Bir belirsizlik, bir gerginlik, bir öngörülemezlik… karneye işliyor.

Peki bu yüzde birlik farkın maliyeti nedir? Bir ülke 10 milyar dolar borçlandığında, o küçücük fark yılda 100 milyon doları aşabiliyor. On yıllık bir tahvilde bu, bir milyar dolara yaklaşabiliyor.

Bir milyar dolar. Tek bir kurşun atılmadan, tek bir sınır değişmeden. Sadece “istikrarsız görünmenin” faturası olarak size ödetiliyor.

Durup düşünelim: sonuçta Yüce Yaratıcı defalarca uyarıyor: “Hiç akletmez misiniz?” diye…

İşte bu yüzden bugün bir ülkenin siyaseti artık yalnızca yorumlanmıyor. Doğrudan bir katsayıya çevriliyor. Kabinede yaşanan bir kriz, bir seçim belirsizliği, bir sınır gerginliği; bunların hepsi, artık gazete yorumu değil, faiz farkıdır. Çünkü öyle kabul edilip hesaplanıyor. Devletlerin karnesi tutuluyor ve o karne, borç faturasına dönüşüyor.

İşte 21. yüzyılın sessiz gerçeği: Bir ülkeyi işgal etmenize gerek yok, fiyatlandırmanız yeterli.

Şimdi asıl meseleye gelelim.

Bugün Türkiye'ye tarihî bir rol öneriliyor: Bölgesel merkez olmak. Enerji akar, ticaret geçer, sermaye durur, yollar buradan bağlanır. Kulağa iltifat gibi geliyor değil mi? Kabul edelim ki Türkiye, bu iltifatı hak ediyor da. Haritaya bakan herkes de haklı çıkarıyor bunu. Coğrafya öyle diyor çünkü!

Ama tam burada tarihin acı bir dipnotu da kulaklardan silinmiyor:

Altmışlı ve yetmişli yıllarda bölgede bir başka “merkez” vardı: Lübnan. Beyrut'a, “Arap modernitesinin başkenti” deniyordu. Bankacılığın, basının, turizmin, sermayenin merkeziydi o bereketli topraklar. Bugün o cümleyi kurmak biraz acı verir. Çünkü Lübnan merkez olmaktan çıkıp bir sahneye dönüşü maalesef. Üzerinde başkalarının kavga ettiği bir zemin, kendine ait olmayan bir sahne.

Peki ne oldu? Coğrafyası mı değişti? Hayır. Merkez olma vasfı, kendi elinde olmayan bir şeye bağlıydı: Başkalarının ona ihtiyaç duymasına. İhtiyaç bitince merkez de bitti.

İşte stratejinin en soğuk sorusu şudur: Merkez mi olunur yoksa yem mi?

Fark nerede? Bence tek bir cümlede: Merkez, fiyatı koyandır yani belirleyen. Yem ise fiyatlandırılandır yani yeri-konumu ve geleceği belirlenen...

Ve bu ayrımı yapmanın yolu nutuklardan geçmez. Birkaç teknik sorudan geçer. Rahatsız edici sorulardır ama sorulmaları gerekir.

Birincisi: Depon var mı? Bir enerji merkezi olmak, boru hattının üzerinde oturmak demek değildir. Merkez, ucuzken alıp depolayan, pahalıyken satan, yani arzı dengeleyendir. Depolama kapasiteniz zayıfsa siz merkez değil, koridorsunuzdur. Koridor ise bir mekân değil, bir geçittir. Ve her geçit gibi üzerinden geçenler için kazançlıdır.

İkincisi: Kime bağımlısın? “Güvenli merkez” olmak iddiasındaki bir ülkenin doğal gazının çok büyük kısmını dışarıdan alması, üstelik bu tedarikçilerin bir kısmının bizzat yaptırım veya çatışma içinde olması, sizce de ciddi bir çelişki değil mi? Kendi güvenliği başkasının istikrarına bağlı olan bir merkez, aslında nedir? Merkez mi yoksa aktarma istasyonu mu?

Üçüncüsü: Sözleşmeler, kimin hukukunda duruyor ve işletiliyor? Bir bölgeye akan sermayenin şirketi burada kurulur, ama sözleşmesi çoğu zaman başka bir ülkenin hukukunda yazılır, uyuşmazlığı başka bir şehirde çözülür, kârı başka bir adacıkta muhasebeleşir. Böyle bir yapıda kim taşıyıcı, kim tahsildardır?

Bu üçüncü nokta üzerinde biraz duralım, çünkü en az konuşulanı odur.

Savaşları haberlerden izleriz ama savaş sonrası düzeni kuranlar, çoğu zaman haberlerde hiç görünmezler. Bölgeler yıkılır, sonra yeniden inşa edilir. Ve işte o yeniden inşanın finansmanı, sigortası, tahkimi, varlık yönetimi belirli merkezlerde toplanır. Bugün küresel varlık yöneticilerinin portföylerine bir bakın: Hem savunma sanayiinde hem enerjide hem teknolojide aynı isimlerin bulunduğunu göreceksiniz. Yani kim kazanırsa kazansın ya da kaybetsin, bir katman insan ya da insan silüetinde kuruluş her hâlükârda sürekli kazanandır.

Bu bir komplo değildir. Buna yeni finansal mimarî denir. Ve mimarîyi görmeyen, yalnızca duvarları tartışır.

Şimdi gelelim bu haftanın en taze gelişmesine.

Birkaç gün önce, 7 Ağustos'ta, Mekke'de; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması imzalandı. Birine yönelik saldırının, hepsine yapılmış sayılacağı bir kolektif güvenlik taahhüdü gibi düşünelim. En azından en çok tartışılan kısmı burasıydı. Peki ya gerisi… Uluslararası basın, haberi büyük verdi. Bölgesel güvenlik mimarisinde ciddi bir hamle olduğu da açık.

Peki bunu nasıl okumalı?

Alkışlamak da kolay, küçümsemek de. Ama gelgelelim analitik strateji dendiğinde; iki tutum da tam anlamıyla analiz yerine geçemez. Soğuk okuma gerekir ve şu olmalıdır belki de: Ortada bir güvenlik cevabı var. Ama merkez olma sorusu, aynı zamanda bir finans sorusudur. Ve bu ikisi, otomatik olarak birbirine dönüşmez.

Şöyle diyelim: Bir savunma anlaşması, ancak sermaye ona inanırsa risk primini düşürür. İşte size ölçülebilir bir test ve gazete yorumundan çok daha dürüst bir test:

Eğer bu anlaşma önümüzdeki aylarda bölgesel risk primlerinde kalıcı bir gerileme, sigorta maliyetlerinde düşüş, uzun vadeli yatırım kararlarında hızlanma üretiyorsa, ortada gerçek bir mimarî vardır diyebileceğiz. Eğer primler yerinde sayıyor, sermaye hâlâ kısa vadeli ve temkinli davranıyorsa, ortada güçlü bir sembol vardır, ama henüz mimarî yoktur dememiz gerekecek.

Bunu belirleyecek olan şey ise bildiriler değil, defterlerdir. Ve bu bakış açısı ne iyimserliktir ne kötümserlik: Sadece ölçü koymaktır yani temkinli takip.

Bir de şunu eklemek gerekiyor, çünkü tarih bunu ısrarla öğretiyor: Merkez rolü tepsiyle verilmez, elde tutulur. Kendisine merkez rolü verilen ülkeler, o rolü verenin ihtiyacı bittiğinde rolünü de kaybedebilirler. Kendisi merkez olan ülkeler ise başkasının ihtiyacına değil, kendi vazgeçilmezliğine dayanır. Dayanmak zorundadır. Daha açık söyleyelim: Bildiri değil, vazgeçilmezlik üretmek zorundadır.

Peki vazgeçilmezlik nasıl üretilir? Değişen şartlar vazgeçilmez olmamızı etkilememesi için, değişen şartlara uyum performansımızı nasıl yüksek tutabiliriz?

Bir barajı düşünün. Elektriği üreten şey, suyun orada durması değildir. Durgun bir göl, kimseye enerji vermez. Ama kontrolsüz bırakılan su da enerji değil, sel üretir. Elektrik, tam ortada doğar: Suyu tutabilen; ne zaman ve ne kadar bırakacağına karar verebilen, o salınımı yönetebilen bir yapı olduğunda.

Yani suyu kıymetli kılan hacmi değil, üzerindeki kontroldür.

Devletler için de aynısı geçerli. Bir ülkeyi vazgeçilmez yapan şey, sahip olduğu geçitler, hatlar, limanlar, kapasiteler değildir. Çünkü bunların hepsi, aslında hacimdir. Vazgeçilmezliği doğuran, o hacmi ne zaman, ne kadar ve hangi öngörülebilirlikle akıtabildiğidir. Herkesin bildiği bir depo, kimsenin bilmediği bir hazineden daha değerlidir. Çünkü ilkine göre plan yapılabilir. Oysa ikincisi, öngörülemezliğin ta kendisidir. Öngörülemezlik ergenlikte belki çok “cool” bir tavır olsa da devletlerin yaşlı hafızasında karşılığı yoktur.

Ve bu strateji, ilk bakışta insafsız gelse de şu anlamı taşır: Merkez, sıfır gerilim değil, yönetilebilir gerilim demektir. Hiç dalgalanmayan bir yapı, kimsenin ihtiyaç duymadığı bir yapıdır. Kontrolsüz dalgalanan ise kimsenin güvenmediği yapıdır. Değer, ikisinin arasındaki dar bantta üretilir.

O halde yeni bir kavram atalım mı? Yönetilebilir öngörülemezlik: Rakibin hesabını bozacak kadar belirsiz, ortağın plan yapabileceği kadar sağlam olmak.

Barajı hatırlayın: Enerjiyi üreten su değildir, türbindir. Su yalnızca imkândır yani elimizde olan varlıklarımız. Onu, elektriğe çeviren, üzerine kurulmuş mekanizmadır. Ve bir barajın değeri, hiç yağmur yağmadığı için değil, sağanakta da ayakta kaldığı için bilinir.

Devletlerde bu türbinin adı kurumlardır. Bir ülke, gerilimden kaçınmakla da onu körüklemekle de değerlenmez. Değeri yaratan şey, gerektiğinde gerilimi kontrollü biçimde üretebilen, çoğu zamansa onu güvenle işleyebilen kurumlara sahip olmaktır. Krizde kimin karar vereceğinin belli olduğu, kuralın kişiye göre değişmediği, sarsıntının sistemi kilitlemediği bir yapı… İşte sermayenin, tedarikçinin ve müttefikin aradığı şey budur. Kimse hiç sarsılmayan bir ortak aramaz. Çünkü öylesi yoktur. Herkes, sarsıldığında ne yapacağı bilinen bir ortak arar. Daha açık bir ifadeyle “Bizzat sarsıntıyı öngören, soğuran ve yöneten bir ortak…”

Vazgeçilmezlik de tam buradan doğar. Bir ülke, bölgesindeki gerilimi soğurabilen, dağıtabilen, yönetilebilir hale getirebilen kurumsal kapasiteye sahipse o gerilim, onun için bir tehdit olmaktan çıkıp bir işleve dönüşür. Doğru dürüst türbini olmayan ülke, selden korkar. Türbini sağlam olan ülke için aynı su, hem hacim yani varlık hem de enerjidir yani gerilimin oluşturduğu vazgeçilmezlik.

Depolama kapasitesi, tedarik çeşitliliği, sözleşmeler hukuku, iç hukukun öngörülebilirliği, kurumsal hafıza, sağlıklı işleyen bir iktisadi istihbarat sistematiği... Yani hiç de heyecan verici olmayan şeyler. Ama merkezler heyecanla değil, altyapıyla kurulur.

Türkiye'nin durumu tam da bu yüzden çift yönlüdür. Coğrafyası ona, muazzam bir kaldıraç verir. Aynı coğrafya, üzerinden geçen her krizin ona da uğramasını garanti eder. Kavşakta oturmak hem geçiş ücreti almak hem kazayı ilk hissetmektir. Bu bir hayatın dayattığı bir zorunluluk değil, bir denklemdir. Ve denklemler hamasetle değil, örüntüler kurarak çözülür.

Şu hâlde bu haftanın durağını bir cümleyle bağlayalım:

Haritada merkez görünmek başka şeydir, defterde merkez olmak başka. Birincisini coğrafya verir. İkincisini yalnızca kurumlar, depolar, sözleşmeler ve öngörülebilirlik verir.

Ve unutmayalım: Merkez, fiyatı koyandır. Yem, fiyatlandırılandır. Aradaki fark haritada değil, muhasebe defterinde yazılıdır.

Gelecek durakta, o defteri kimin tuttuğuna bakacağız.