Değerli kardeşlerim,
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun yıllar önce yaptığı bir konuşma karşıma çıktı. Merak ettim, dikkatle dinledim.
İtiraf edeyim, ilk duyduğumda bazı ifadeleri bana oldukça sert geldi. Fakat konuşma ilerledikçe, söylediklerini bugünün Türkiye’siyle yan yana koydukça, aslında tek tek insanlardan ziyade bir zihniyeti tarif ettiğini daha iyi anladım.
Konuşmayı dinledikten sonra uzun süre şu soru zihnimi meşgul etti:
Acaba bize yıllarca çağdaşlık diye anlatılan şey gerçekten çağdaşlık mıydı?
Yoksa kendi tarihine yabancılaşmanın, kendi milletine tepeden bakmanın, Batı’yı sorgusuz sualsiz taklit etmenin süslü bir adı mıydı? Yani Körü körüne taklitçilik miydi?
Merhum Oktay Sinanoğlu konuşmasının bir bölümünde şöyle diyordu:
“Batı’dan medet uman, Batı’ya yamanan ya satılmıştır, ya vatansızdır, ya vatan hainidir ya da süper ahmaktır.”
Ardından meseleyi daha da derinleştiriyordu:
“Bir millet her nesilde yeniden doğar. Bir milleti yaşatan kendi gelenekleri, binlerce yıldan süzülüp gelmiş kültürüdür. Kültür, Hakkâri’de bale gösterisi yapmak değildir. Kültür, arada bir konsere gidip hava atmak değildir. Çağdaşlık, Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir. Bizde sahte çağdaş, sahte aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Bunlar kendi kültüründen kopuk, kendi milletinden tiksinen, kendi kültürüne yabancı ama halkçılık edebiyatı yapan tiplerdir.”
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Sinanoğlu’nun itirazı Batı’nın ilmine, bilimine, teknolojisine değildi. Onun itirazı, kendi milletinden utanan, kendi tarihini küçümseyen, kendi kültürünü değersiz görürken başkasına ait olan her şeyi sorgulamadan yücelten anlayışaydı.
Ne yazık ki uzun yıllar bu ülkenin kaderine yön veren anlayışların bir kısmında da bu zihniyetin izlerini gördük.
1990’lı yılları yaşayanlar ne demek istediğimi çok iyi bilir.
Neredeyse her hafta yeni bir suikast haberiyle uyanıyorduk. Faili meçhul cinayetler, bitmek bilmeyen terör, korku, endişe, kutuplaşma…
Sanki bunlar bu ülkenin değişmez kaderi hâline gelmişti.
O yıllarda sadece insanlar öldürülmedi. Toplumun birbirine duyduğu güven de ağır yaralar aldı. Henüz hakikat ortaya çıkmadan suçlular ilan ediliyor, deliller konuşmadan sloganlar konuşuyordu. Acılar ortak bir yas olmaktan çıkıyor, kamplaşmanın malzemesine dönüşüyordu.
1993 yılında gazeteci Uğur Mumcu’nun uğradığı suikast da milletimizin hafızasında derin iz bırakan hadiselerden biri oldu.
O günleri dün gibi hatırlıyorum.
Ankara sokaklarında yükselen “Kahrolsun şeriat!” sloganları hâlâ kulaklarımda.
Oysa ortada bütün yönleriyle aydınlatılmış bir dosya yoktu. Hakikat henüz ortaya çıkmamıştı. Buna rağmen toplum bir kez daha kamplara ayrıldı.
Bugün dönüp baktığımızda insan ister istemez soruyor:
O gün gerçekten hakikat mi arandı, yoksa acılar üzerinden yeni cepheler mi kuruldu?
Aradan bunca yıl geçti. Buna rağmen o döneme ait bazı faili meçhul dosyalar hâlâ gündeme geliyor. Toplum, karanlıkta kalan hadiselerin hukuk içinde bütün yönleriyle aydınlatılmasını bekliyor.
Bana göre güçlü devlet, geçmişinden korkan değil, geçmişiyle yüzleşebilen devlettir. Bugün yapılanlarda tam budur.
Mesele elbette sadece faili meçhul dosyalar değildir.
Kırk yılı aşkın süredir bu ülkeye kan, gözyaşı ve çok ağır ekonomik bedeller ödeten terör belasının tamamen sona erdirilmesine yönelik atılan adımlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu süreçlerle ilgili farklı değerlendirmeler olabilir. İnsanlar aynı düşünmek zorunda değildir. Ama hiçbir vicdan sahibi insan terörün bu ülkeye ödettiği ağır faturayı inkâr edemez. Terör canlarımızı aldı, ekonomimizi yordu, kalkınmamızı geciktirdi, milletimizin birlik ve beraberliğini hedef aldı.
Geçtiğimiz pazartesi yayımlanan “Bir Fotoğrafın Hatırlattıkları” başlıklı yazımda da ifade etmeye çalışmıştım. Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan en büyük kırılmalardan biri, devlet ile milletin değerleri arasına örülen o görünmez duvarlardı.
Çok şükür bugün geriye dönüp baktığımızda bu duvarların önemli ölçüde yıkıldığını, Türkiye’nin bu konuda büyük mesafeler aldığını görüyoruz.
Ama nereden geldiğimizi unutmamak gerekiyor.
Başörtüsü sebebiyle okul kapılarında bekletilen gençleri, katsayı uygulamasıyla hayalleri ellerinden alınan öğrencileri, inancı sebebiyle ötekileştirilen insanları unutamayız.
Bunların hepsi yakın tarihimizin acı hatıralarıdır.
İşin düşündürücü tarafı da tam burada başlıyor.
Kendilerini yıllarca bu ülkenin “aydın”, “çağdaş” ve “ilerici” yüzü olarak takdim eden anlayışların etkili olduğu dönemlerde başta terör belası,faili meçhul cinayetler, yolsuzluk iddiaları, vesayet düzeni ve karanlıkta bırakılmış nice hadise bu milletin hafızasında ağır yaralar açtı.
Bugün ise milletinin tarihinden, kültüründen ve inancından utanmayan, kendi değerleriyle kavga etmek yerine onlarla barışık bir yönetim anlayışının hâkim olduğu Türkiye’de geçmişte üzeri örtülmüş veya cevapsız bırakılmış dosyaların yeniden gündeme geldiğini, yıllardır sorulamayan soruların hukuk önünde yeniden sorulabildiğini görüyoruz.
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek. Kendilerini “aydın” olarak tarif edenlerin döneminde karanlıkta kalan dosyaları, bugün “gerici” diye küçümsedikleri insanların yönettiği Türkiye aydınlatmaya çalışıyor. Vesayet düzeninine son verdikleri gibi terörün kökünü kazıyacak adımlar atıyorlar.
Elbette maksadımız geçmiş üzerinden yeni kavgalar üretmek değil. Kim yapmış olursa olsun hakikat ortaya çıksın, suçlu hukuk önünde hesabını versin ve bu millet aynı karanlık günleri bir daha yaşamasın.
Mesele bu kadar açık.
Katılan olur, katılmayan olur. Bu da demokrasinin tabii sonucudur. Ancak inkâr edilmesi zor bir gerçek var. Türkiye artık geçmişte konuşulamayan birçok meseleyi daha rahat konuşabiliyor.
Yakın tarihimizin karanlık sayfaları yeniden açılıyor, hukuk geçmişte cevapsız kalan sorulara cevap arıyor.
Bunun kıymeti sadece geçmişin hesabını görmek değildir. Aynı yanlışların bir daha yaşanmaması açısından da önemlidir.
Çünkü geçmişten ders almayan milletler, aynı acıları farklı isimlerle yeniden yaşamaya mahkûmdur.
Belki de bugün yapmamız gereken geçmişle kavga etmekten çok, geçmişten ibret almaktır.
Hiçbir annenin evladını faili meçhul bir cinayete kurban vermediği, hiçbir gencin inancı veya düşüncesi sebebiyle geleceğinin karartılmadığı, terörün bu ülkenin kaderi olmaktan çıktığı, hukukun herkese eşit uygulandığı bir Türkiye…
İnancı, düşüncesi ve hayat tarzı ne olursa olsun herkesin kendisini bu vatanın eşit ve onurlu bir evladı olarak gördüğü bir Türkiye…
Bizim muradımız budur.
Merhum Oktay Sinanoğlu’nun yıllar önce yaptığı uyarı bugün de bütün canlılığıyla önümüzde duruyor.
Batı’yı tanımaktan, onun biliminden, teknolojisinden ve tecrübesinden yararlanmaktan niçin korkalım?
Mesele Batı’yı tanımak değil, Batı’yı tanırken kendimizi kaybetmemektir.
Başkasının ilmini alırken kendi irfanımızdan utanmayalım. Dünyaya açılırken kendi toprağımıza yabancılaşmayalım. Çağdaşlaşacağız diye kendi insanımıza tepeden bakmayalım.
Çünkü bu millet, başkasına benzemeye çalıştığında değil, kendi kimliğiyle, kendi değerleriyle ve kendi özgüveniyle yürüdüğünde tarih yazmıştır.
Bugün dönüp o karanlık yıllara baktığımızda öfkemizi değil, hafızamızı diri tutmalıyız.
Geçmişin hesabını bugünün insanlarından sormak gibi bir derdimiz olamaz. Bizim derdimiz aynı hataların bir daha yapılmaması, devlet ile milletin arasına yeniden duvarlar örülmemesi, insanların inancı, düşüncesi, kıyafeti veya hayat tarzı üzerinden birbirine düşman edilmemesidir.
Ve hepsinden önemlisi, bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin kendi vatanında kendisini yabancı hissetmemesidir.
Biz o karanlık günleri unutmadık.
Unutmayalım da…
Kinimizi büyütmek için değil, aynı karanlıklara bir daha dönmemek için unutmayalım.
Çünkü tarih sadece yaşananları değil, yaşananlardan ders çıkaran milletleri de yazar.
Rabbim ülkemize bir daha faili meçhullerin, vesayetin, terörün ve kutuplaşmanın gölge düşüremediği, adaletin, huzurun ve kardeşliğin hâkim olduğu günler nasip eylesin.
Selam ve dualarımla