Değerli kardeşlerim,

Bazen uzun uzun konuşmaya gerek kalmaz. Bir fotoğraf çıkar karşınıza ve bir ülkenin nereden nereye geldiğini yüzlerce sayfalık kitaptan daha güzel anlatır ve özetler.

Geçtiğimiz cuma günü Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma ve güvenlik iş birliği anlaşması (Mekke Savunma Hattı Antlaşması) vesilesiyle servis edilen fotoğraflardan biri, doğrusu beni uzun uzun düşündürdü.

Bu tarihî anlaşmanın imza töreninden önce birlikte cuma namazını eda etmişler.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanımız, Millî Savunma Bakanımız, MİT Başkanımız ve beraberindeki devlet erkânı Kâbe’ye yönelmiş, aynı safta omuz omuza durmuşlar.

İşte o fotoğrafa bakarken içimden şu cümle döküldü:

Allah’ım, sen ne büyüksün!

Çünkü benim kuşağım için bu, sıradan bir cuma namazı fotoğrafı değil. O kareye biraz dikkatli baktığınızda Türkiye’nin yakın tarihini de görüyorsunuz.

Biz başka bir Türkiye’yi de yaşadık.

Başörtülü kardeşlerimizin üniversite kapılarından çevrildiği günleri gördük. İnancı gereği başını örten genç kızların ikna odalarına alındığı, eğitim hakkından mahrum bırakıldığı zamanlara şahit olduk. Annelerin, kızlarının başörtüsü yüzünden okuluna girememesine ağladığı günleri unutmadık. (Bu ara dedelerimiz ve babalarımız daha acısını yaşamışlardı)

Dönemin siyasi isimlerinden Süleyman Demirel’in o meşhur sözü de hâlâ hafızalardadır: “Başı bağlı okumak isteyen Suudi Arabistan’a gitsin.”

Şimdi yıllar sonra Mekke’den gelen bu fotoğrafa bakınca insan ister istemez geçmişe gidiyor.

Aradan yıllar geçti.

Başörtülü kardeşlerimiz Suudi Arabistan’a gitmedi. Ülkelerini de terk etmediler. Bu vatanın öz evlatları olarak kendi ülkelerinde okumaya, çalışmaya, üretmeye devam ettiler.

Ama Türkiye değişti.

Hem de çok değişti.

Dün başörtüsü sebebiyle üniversite kapısından çevrilen kardeşlerimizin ülkesinin Cumhurbaşkanı bugün Mekke’de Kâbe’ye yöneliyor. Yanında Dışişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı, MİT Başkanı ve devletin diğer üst düzey görevlileri var.

Aynı kıbleye yönelmiş, aynı safta Allah’ın huzurunda durmuşlar.

İşte fotoğrafa uzun uzun bakmama sebep olan asıl mesele de budur.

Bugünün gençleri belki bu görüntünün ne anlama geldiğini bizim kadar hissedemeyebilir. Fakat bizim kuşağımız bilir.

Bir zamanlar bu ülkede üst düzey bir devlet görevlisinin namaz kılması, eşinin başörtülü olması, çocuklarının hangi okulda okuduğu, kimlerle görüştüğü bile sorgulanabiliyordu. İnsanların liyakatinden, çalışkanlığından ve vatanına bağlılığından önce dindarlığının tartışıldığı dönemler yaşadık.

Hatta zaman zaman bir insanın ibadet hayatı, devletine olan sadakatini sorgulamak için yeterli görülebiliyordu.

Şimdi dönüp o fotoğrafa bir daha bakın ve bir daha iyice bakın.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı orada. Dışişleri Bakanı orada. Millî Savunma Bakanı orada. Devletin istihbarat teşkilatının başındaki MİT Başkanı orada.

Devletin siyaseti, diplomasisi, savunması ve istihbaratı aynı karede, aynı kıbleye yönelmiş.

İnsan ister istemez düşünüyor:

Bir dönem böyle bir fotoğraf Türkiye’de çekilmiş olsaydı acaba hangi manşetler atılır, hangi tartışmalar çıkarılır, kimler hakkında hangi şüpheler üretilirdi?

Bugün ise devletin en kritik makamlarında görev yapan insanlar inançlarını saklama ihtiyacı hissetmeden Kâbe’ye yönelip Allah’ın huzurunda saf tutabiliyor.

Peki ne oldu?

Devlet mi yıkıldı?

Cumhuriyet mi zarar gördü?

Bayrak mı indi?

Elbette ki hayır.

Demek ki mesele insanların namaz kılması değilmiş. Bir kadının başını örtmesi Cumhuriyete tehdit değilmiş. Allah’a secde eden bir insanın devletin en önemli makamlarında görev yapması da ülkesine olan sadakatinden hiçbir şey eksiltmiyormuş.

İnsanları inançlarıyla devletleri arasında tercih yapmak zorunda bırakmamak gerekiyormuş.

Aslında meselenin özü burada yatıyor.

Bu fotoğraf benim için yalnızca birkaç devlet adamının cuma namazını birlikte eda ettiği bir kare değildir. Aynı zamanda devlet ile millet arasındaki mesafenin nasıl kapandığını gösteren tarihî bir fotoğraftır.

Yıllarca bu milletin değerleriyle devletin bazı kurumları arasına suni duvarlar örüldü. Millet camiye giderken bazı makamlar camiye giden insana şüpheyle baktı. Millet kızının başını örterken devletin bazı kapılarında o başörtüsü bir problem olarak görüldü.

Oysa bu millet hiçbir zaman devletine düşman olmadı.

İnsanımızın istediği çok basitti: Devleti onu olduğu gibi kabul etsin.

Başörtülü kızıyla, başı açık kızıyla; namaz kılanıyla, kılmayanıyla; memuruyla, hafızıyla, imamıyla, subayıyla, öğretmeniyle, mühendisiyle; Alevisiyle, Sünnisiyle…velhasıl bütün renkleriyle…

Bu ülke hepimizin ülkesiydi.

İnsanımız devletinden, kendisini inancı sebebiyle dışlamamasını ve kendi öz vatanında yabancı muamelesi görmemeyi bekledi.

Bugün Mekke’den gelen o fotoğraf bana işte bunları hatırlattı.

Elbette Türkiye’nin bütün meseleleri çözülmüş değil. Yanlışlarımız da var, eksiklerimiz de… Hiçbir dönem kusursuz olmadığı gibi hiçbir iktidar ve hiçbir yönetim de hatadan münezzeh değildir.

Ama hakkı teslim etmek de vicdanın gereğidir.

Türkiye, ekonomik büyüme ve kalkınmanın yanı sıra insan hak ve özgürlükleri alanında da gerçekten çok büyük mesafeler katetti. Elbette dünün yasaklarından bugünün özgür ve özgüvenli Türkiye’sine kolay gelinmedi.

Bedeller ödendi.

İnsanlar okul kapılarında ağladı. Anneler, kızlarının başörtüsü yüzünden eğitimden uzaklaştırılmasına şahit oldu. Nice insan inancıyla mesleği arasında tercih yapmak zorunda bırakıldı. Nice genç kızın önüne “okumak mı, başörtüsü mü” diye insanlık onurunu inciten bir tercih konuldu.

Bugün bütün bunları unutmak kolay.

Ama yaşayanlar unutmadı.

İşte bu yüzden o fotoğraf bizim kuşağımıza başka şeyler söylüyor.

Yıllar sonra bugün devletin Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve MİT Başkanı Mekke’de Kâbe’ye yönelmiş, omuz omuza saf tutuyor.

Aynı devlet, aynı bayrak, aynı millet… Ama bambaşka bir Türkiye.

Aslında değişen ne devletimizdir ne bayrağımız ne de milletimiz.

Değişen, devletin kendi milletinin inancına bakışıdır.

İnsanların başörtüsüyle, namazıyla, duasıyla bu ülkeye yabancı görülmemesidir. Milletin değerleriyle devletin kurumlarının birbirine düşman iki ayrı dünya olmadığının anlaşılmasıdır.

İşte o fotoğrafın beni asıl duygulandıran tarafı burada.

Bir zamanlar başörtülü kızlara “Suudi Arabistan’a gitsin” denilen bir ülkeden, devletin en üst makamlarında görev yapan insanların Mekke’de Kâbe’ye yönelip aynı safta namaz kıldığı bir Türkiye’ye geldik.

Kolay olmadı.

Çok şey yaşandı.

Çok insan incindi.

Ama bugün o fotoğrafa baktığımda bütün bunlar gözümün önünden geçiyor ve insanın dilinden ister istemez şu cümle dökülüyor:

Ey Allah’ım, sen ne büyüksün.

Bazı fotoğraflar vardır, yalnızca çekildikleri ânı göstermez.

Arkasında yılların mücadelesi vardır.

Gözyaşı vardır.

Sabır vardır.

Dua vardır.

Ve bazen koskoca bir ülkenin hikâyesi tek bir fotoğraf karesine sığar.

Mekke’den gelen o kareye baktığımda benim gördüğüm tam olarak budur.

Geçmişi hatırlıyorum, bugüne bakıyorum ve Rabbime şükrediyorum.

Sonra da kendi kendime şu iki kelimeyi söylüyorum:

Nereden nereye…

Selam ve dualarımla