Öteden beri birilerinin gözü yastık altında oldu; birilerinin gözüne hep asgari ücret, emekli maaşı takıldı.
Bizim geleneğimizde asgari ücret yok, “havâic-i asliyye” var. Yastık altındaki altın ve dövizler ya oğlunu-kızını evlendirecek çeyiz parasıdır ya ev, araba ya da iş yeri alacaktır. Traktör, kamyon alacaktır; onun için para biriktiriyordur. Kimi Hac hayali kuruyordur, onun için para biriktirir. Kimi geline takacağı ziynet için para biriktirir. Biriktirilen para kenz etmek için değildir. O paraların çok büyük bir kısmı sisteme girer, ihtiyaç fazlası yine biriktirilir.
Tevbe Suresi 34 ve 35. ayetlerde ne buyurdu Allah (cc): “Ey iman edenler! Şüphesiz hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yere yerler ve (onları) Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acıklı bir azabı müjdele!” “O gün bu biriktirdikleri, cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacak. (Onlara denilecek ki:) ‘İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz şeydir. Haydi tadın bakalım biriktirdiklerinizi!”
Öncelik yastık altındaki ele güne muhtaç olmamak için “yedek akçe” ya da bir ihtiyacı karşılamaya yönelik tasarruf maksadı ile yapılan birikim herkesin dilinde. Siz önce yalıların, villaların altındaki konteyner dolusu paraların, yurt dışına kaçırılan paraların, kripto paraların, kara paraların peşine düşün.
Geçen bir siyasi, neredeyse emekli maaşının meşruiyetini tartışacak. Emeklilik süresi uzunmuş, bu maaşlar yüksekmiş. Sana ne! Bu parayı sen mi veriyorsun? O kişinin çalışırken ödediği primlerin zaman içinde nemalandırılarak daha sonra hak sahibine ödenen para değil mi emekli maaşı? Yani iane değil. Yardım parası değil. Devlet emeklilik sigortasını serbest bıraksın, sadece denetlesin. İsteyen daha yüksek prim ödesin, daha fazla maaş alsın. Daha da yüksek prim ödesin, daha kısa zamanda emekli olsun...
Devlet havâic-i asliyyeden mahrum olanların temel ihtiyacını karşılasın. Birileri devlet ile hükümeti karıştırıyor. Devlet; toprak, halk ve o toprakta yaşayan farklı dini, mezhebi, ideolojik, politik, felsefi kanaat farklılıklarına sahip insanların farklılıklarına rağmen barış içinde bir arada yaşama iradesini ortaya koyan hukuk düzeninin adıdır. Hükümet erki ise bölünüp parçalara ayrılmıştır ki servet, silah ve iktidarı ele geçirerek ve bunu halka karşı kullanarak tehdit oluşturmasınlar.
Kuvvetler ayrılığı prensibine göre yönetim erki üçe ayrılmıştır; bunlar da Yasama, Yürütme ve Yargıdır. Ayrıca hükümet dışı sivil toplum da medya ve STK’lar olarak ayrıca politik topluma karşı denge unsuru olması için desteklenmiştir. Bu anlamda STK ve medyanın yöneticilere karşı artırılmış eleştiri hakkı ve siyasilerin artırılmış tahammül yükümlülüğü vardır. Aslında Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye halkın şikayetine karşı yöneticilerin anlayışlı ve sabırlı davranma öğüdü de bu anlamda tarihten bugüne gelen bir ibret dersidir.
Hemen belirtelim ki her “kanun devleti”, “hukuk devleti” demek değildir. Firavunların, Nemrutların, Hitler’in, Stalin’in de, haydut devletlerin aşağılık yöneticilerinin de yasaları vardı. Yargıçları vardı. Unutmamak gerekir ki hukuka uygun olmayan yasa suç aletidir. Devletin adil ve şeffaf olması gerekir. Devleti yönetenlerin kendini toplumu terbiye eden ve onlar üzerinde hüküm kuran bir konumda görmemesi gerekir. O zaman devleti kutsayan, kendini lâ-yü'sel bir makamda görenler, halkı tebaa ve reaya olarak aşağılayanlar aslında ilahlık ve rablik iddiasında bulunanlarla aynı yolun yolcuları olmuş olurlar.
Tanzimat’ta halka “kullarım” diye hitap eden, Şeyhülislama kendi kendine din adına yetki veren bir fetva yazıp Şeyhülislama ise “Bunu ya imzala gönder ya da kelleni gönder” diye haber salan sultanlar da vardı. “Sovyetik Cumhuriyet” ya da “Monarşik Cumhuriyet” dönemlerinde de durum pek farklı değildi.
Servet ve iktidar nasıl da insanların başını döndürüyor. Bu da aslında farklı bir “şehvet” konusu; haram para fuhuş ile aynı kaynaktan beslenir. Uyuşturucu ve kumar da yoldaşları olur. Bu zokayı yutanların artık gözleri var görmez, kulakları var duymaz, kalpleri var hissetmez olur. İhtirasları kadar büyük korkuları, bir o kadar da öfkeleri vardır. Muhteris insanların elinde servet ve iktidar topluma karşı bir tehdit vesilesidir.
Şunu bir türlü anlamıyoruz ya da anlamak istemiyoruz: İnsanların pek azı müstesna, diğerleri hüsrandadır. Bakın; “kurtarıcı bir lider”, “kurtarıcı bir örgüt” (parti, tarikat, vakıf fark etmez) ya da “kurtarıcı bir ideoloji, rejim” yoktur. Peygamberlerin sahip olmadığı yetkilerin başkalarında olabileceğine nasıl inanıveriyorsunuz?
Herkes için ya elleri ile yaptıklarının karşılığı vardır ya da Allah (cc) onları malları, canları, sevdikleri ile kimi zaman artırarak kimi zaman eksilterek imtihan eder. Nice peygamberler geldi, kavmini kurtarabildi mi? Liderinizin ve örgütünüzün, ideolojinizin vahiyden ve peygamberlerden daha güçlü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Allah’a (cc), ahiret gününe, kadere, rızka ve ecele iman eden bir halk bu tür asparagaslara nasıl inanır da ucuz sosyal medya manipülatörlerine kanıp birilerinin peşine takılır? Akletmez misiniz?
2026 Ağustos ayı itibarıyla Merkez Bankası’nın 178.4 milyar dolarlık bir rezervi olduğu resmi ağızlardan teyit edildi. Bankacılar bundan da daha büyük bir rezervin yastık altında olduğunu ve bunun bilançolarda görülmediğini ifade ediyorlar.
1992 yılında Başbakan Süleyman Demirel vatandaşlara “Yastık altındaki dolar ve altınları bozdurun” diye çağrı yapmış; Necmettin Erbakan bu çağrıya sert bir cevap vermiş ve şöyle demişti: “Bunların ekonomiyi düzeltmek için yaptıkları iş bu. Faizleri artırayım mı azaltayım mı? Yeniden yastık altı altınları bir kağıtta toplayıp borca mahsuben dışarıya vereyim mi? Bunlar kalkınma derler; müstemleke tipi efendileri gelip 'Şuraya otoyol yapalım...' Bunlar üretimci değil, bunlar gerçek kalkınmanın insanı değil. Bunlar oyalamacı, bunlar lafçı, bunlar palavracı.” Yani Erbakan, yastık altı altın ve dövize “dokunulmasını” borç ödemek için halkın birikimine el uzatmak olarak nitelendiriyordu. Bu konuda halktan gelen tepkiler de oldukça ilginçti. Kimine göre misal olarak “Yastık altı dokunulmazdır, kefen parasıdır” denirken bazı ekonomistler ise “El koyma korkusu yaratmayın” uyarısı yapıyor.
Zaten millet burnundan solurken inşallah birileri bu yastık altını daha fazla kurcalamaz. Bu ihtiyat payı da erozyona uğrarsa kriz durumunda toplumsal tepki daha sıcak, ani ve şiddetli olur. Zaten herkesin öyle dişe dokunur yastık altı yok. Ya da parasının hesabını bilmeyenlerin de yastık altı yok, kasaları var. Paralarını saymak için para makineleri var. Yastık altında bir şeyleri olanların önemli bir kısmı bu dönemde aile içi dayanışma ile ödünç işlemleri ile zaten eridi. Bu gidişle o yastık altlarının büyük bir kısmı bu yıl sonuna varmadan erir. O zaman görürüm bu paraya göz dikenleri.
Birilerinin şunu da görmeleri gerek: Yastık altı altın ve paradan çok kredi kartı borcu var. Buyurun size kredi kartı borcu: Ülkemizde bugün itibarıyla yaklaşık 70 banka faaliyet gösteriyor. Bunların 32’si mevduat bankası, 9’u katılım bankası, 22’si kalkınma ve yatırım bankası.
TBB verilerinde (Mart 2026) 68 olarak geçiyordu; yeni dijital bankalar ve güncellemelerle sayı 60’lı seviyelerde seyrediyor. trbanka.com gibi kaynaklarda 61 civarı da görülüyor.
Ülkemizde 151.7 milyon kredi kartı var. Neredeyse ülke nüfusunun iki katı. 18 yaşından küçükleri hesaba katarsanız (0-17 yaş arası 21.375.930 kişi, yani toplam nüfusun yaklaşık %24.5’i) kişi başına neredeyse 3 kredi kartı düşüyor... Bu konuda geçen yılın aynı dönemine göre %11 artış olmuş. Bunun anlamı şu: İnsanlar kredi kartı borcunu kredi kartı nakit kredisi ile ödüyor. Aynı dönemde banka kartı sayısı 223.2 milyon, ön ödemeli kart sayısı 101.3 milyon, toplam kart sayısı 476.2 milyon.
Toplam kredi kartı borcu “TL olarak ne?” diye sorarsanız: Yaklaşık 3 trilyon 453 milyar TL bireysel kredi kartı borcu.
2026 başında 3.3 trilyon TL seviyesindeydi ve artış hızlanarak devam ediyor. Durun daha, beterin de beteri var: Bu tutar kişisel kredi kartı alacaklarını kapsar. Taksitli-taksitsiz toplam tüketici kredileri ve kişisel kredi kartı borcu Temmuz sonu itibarıyla 6 trilyon 85 milyar TL civarındaydı. Bu da yaklaşık 125 milyar dolar eder. Merkez Bankası rezervi 178.4 milyar dolar olduğuna göre burada durum baş başa gibi. Buna diğer banka dışı vadeli satışları da eklerseniz dudak uçuklatacak bir gerçekle karşılaşırsınız.
Burada öncelikli tehlike ne derseniz: Tüketici yastık altından bu borcu işçisine, mal aldığı yere ödeyemezse bu durum domino etkisi ile büyük işletmelere, oradan bankacılık sistemine, oradan da Merkez Bankası, Hazine üzerinden Maliye’yi vurur. Zarar eden işletme nasıl vergi ödeyecek? İhtiyaç duyduğunuz kaynak halkın cebinde değil; israfta, itibarından tasarruf etmeyenlerde, malı götürenlerin yalılarının, villalarının altındaki konteynerlerde ve yurt dışına kaçırılan paralarda.
Malı YE, Beledi YE, Adli YE, Dahili YE, Harici YE, Bahri sen de YE! Eee, bu kadar yerseniz olacağı bu, başka ne beklerdiniz ki!? Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı yağma sizin; aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin! “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” öyle mi? Bir gün bunların hesabı sorulur elbette, mutlaka bir gün! “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar” denilen günlerden bugünlere geldik. Az gittik, uz gittik, altı ay bir güz gittik; geldiğimiz yer ortada. Selam ve dua ile.