Moğolların İslam topraklarını işgalleri ve Beytülhikme’nin yıkılması ibretlik bir olaydır aslında bizler için. Tarihten ders almazsak tekerrür eder. Bunu hiç aklımızdan çıkarmayalım. Ve tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Fetihler gibi aynı zamanda yenilgiler de büyük bir ibret dersidir. Tabii ki ders alana!

İslam’ı reddeden, Şamanist / Tengrici bir inanca sahip olan Cengiz Han’a atfedilen, Cüveyni’nin Târih-i Cihângüşâ’sında kısmen aktarılan, 1220’de Buhara halkına söylediği ileri sürülen ve Müslümanları eleştiren, aşağılayan aşağıdaki sözlerin doğruluğu hakkında kesin bilgiler bulunmasa da aslında döneme ilişkin önemli ipuçları taşıyor. Bu sözlerin Buhara’da şehrin ileri gelenlerine hitaben söylenmiş olduğu rivayet edilir: “Ey ahali, biliniz ki büyük günahlar işlediniz ve aranızdaki yöneticileriniz de bu günahları işledi. Bana bu sözlerimin delili nedir derseniz, derim ki: 'Ben sizin inandığınız Allah’ın gazabının tecellisinin vesilesiyim.' Eğer büyük günahlar işlememiş olsaydınız Allah sizin üzerinize benim gibi bir cezayı göndermezdi.” Bu sözler, Moğol istilasını İslami bir “ilahi ceza / bela” çerçevesinde yorumlayan Müslüman tarihçilerin de sıkça aktardığı bir ifadedir. Cengiz Han’ın sadece şehir halkını aşağılaması değil, mabetlere ayakkabısı ile girip mabede zarar verdiği iddiaları da var. Cengiz Han’ın İslam âlimleri ile tartıştığı bazı konularda anlaştığı, bazı şartları reddettiği rivayet edilir. O Tengri’ye ibadet eden bir şamanistti. Bazı kaynaklar bu diyalog sırasında “Hem Tanrı’nın evi insanın kalbidir diyorsunuz, sonra da süslü, koca koca camiler yapıyorsunuz; fakat hem cemaatiniz yok hem de kalbinizi fitne fesat ile dolduruyorsunuz” dediğini aktarır. O, Müslüman şehirlerine girdiğinde çok ağır yıkım ve katliam yaptı. Esir alınan şehir halkına karşı da “Siz kadınlaşmış erkeklersiniz. Yurdunuzu korumak için ölmeyi beceremeyen korkaklarsınız” dediği rivayet olunur. Bu nutkun başka, daha uzun bir şekli de var: “Siz yılan dilli, kahpe yürekli adamlarsınız; birbirinize yalan söylüyorsunuz, düzen kuruyorsunuz. Emirleriniz bayağı, vezirleriniz bayağı, beyleriniz bayağı. Siz de bayağı olduğunuz için onların yaptıklarına göz yumuyorsunuz. Hırsızların elini öpüyorsunuz, kimi kuvvetli görüyorsanız onun ayağına kapanıyorsunuz. Eğer Tanrı’yı candan sevseydiniz O da sizi severdi; kara günlerinizde yardımınıza gelirdi. Ama siz O’nu taş duvarlara hapsettiniz, kendinizi ise pislik içinde bıraktınız.

Hülâgû ise Şubat 1258’de Bağdat’a girdiğinde çatışma öncesi Halife el-Müsta'sım’a gönderdiği tehdit mektuplarında, halifenin isteklerine karşı çıkması üzerine: “Ben ordumu öfkeyle Bağdat’a sevk ettiğimde ister göğe çık ister yerin dibine gir, seni dönen feleklerden indireceğim; aslan gibi havaya fırlatacağım. Ülkenizde tek bir insan bırakmayacağım, şehrinizi ve toprağınızı ateşe vereceğim. Kendinizi ve soylu ailenizi kurtarmak istiyorsanız aklın kulağıyla öğüdümü dinleyin. Yoksa Allah’ın iradesinin ne olduğunu göreceksiniz.

Sonuçta Bağdat işgal edildi. Dicle ve Fırat günlerce mürekkep ve kan renginde aktı. Çünkü birçok insan kılıçtan geçirilmiş, o zamanki dünyanın en büyük kütüphanesi olan, el yazması eserlerle dolu Beytülhikme yakılıp yıkılmıştı. Hülâgû, Bağdat’ı aldıktan sonra şehrin en büyük âlimini ister. Bazı kaynaklarda adı “Kadıhan” diye geçen genç bir âlimi getirirler. Hülâgû ona sorar: “Beni buraya getiren sebep nedir?” Âlim cevap verir: “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik, asıl gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük…” Hülâgû ikinci soruyu sorar: “Peki beni buradan kim uzaklaştırabilir?” Âlim: “Biz özümüze döner, nimetlerin kıymetini bilir, birbirimizle savaşmayı bırakırsak sen burada duramazsın.” Bu rivayetlerin metni ve şekli tartışmalı olsa da önemli bir mesaj içerir. Bu sözler Ebu Müslim Horasani’nin şu sözlerini hatırlatmıyor mu: “Onlar, şerrinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı. Ama uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu.

Horasani yaklaşık 718-719 yıllarında doğdu. Asıl adı Abdurrahman’dır. Vefatı 12 veya 13 Şubat 755’te Irak’ta Medâin civarında Abbasi Halifesi Ebu Ca'fer el-Mansur tarafından tuzak kurularak saraya çağrıldı ve orada suikastla katledildi. Cesedi Dicle Nehri'ne atıldı. Yaklaşık 36-37 yaşındaydı.

Daha sonra bu soydan gelenler Müslüman oldular. Hülâgû’nun askerleri, şehirleri yakıp yıkarak, şehir halkını kılıçtan geçirerek geldi ve daha sonra dönüş yolunda pişman oldular, tövbe ettiler ve Müslüman oldular. Yakıp yıktıkları yerlerin bir kısmını yeniden imar ettiler.

Cengiz Han’ın peşinden giden yani Moğol ordusu, komutanları ve özellikle torunları / hanedan mensupları hepsi bir anda Müslüman olmadı. Bu ihtida zaman içinde gerçekleşti ve yaklaşık 50-100 yıl sürdü. Bu insanlar, bazılarının iddia ettiği gibi kılıç zoru ile Müslüman olmadılar; aksine yenilgiye uğrattıkları insanların dinine girdiler. En erken İslamlaşma Deşt-i Kıpçak / Karadeniz-Hazar bozkırlarındaki Altın Orda Hanlığı içinde başladı. 1257-1266 arasında hükümdar Cengiz’in oğlu Cuci’nin torunu Berke Han, Moğol hanları arasında ilk Müslüman olandır. 1250’li yılların başında, muhtemelen 1251-1252 civarında Müslüman oldu. Onunla birlikte çevresindeki bazı komutanlar ve emirler de İslam’ı kabul etti. Altın Orda’da İslam’ın resmî din hâline gelmesi Özbek Han döneminde (1313-1341) tamamlandı.

Ayrıca İlhanlılar, İran, Irak, Anadolu coğrafyasında Hülâgû ve oğulları döneminde halkın çoğunluğu 1256-1295 yılları arasında çoğunlukla Budist veya şamanistti. Gazan Han (1295-1304), 17 Haziran 1295’te resmî olarak İslam’ı kabul etti. Onunla birlikte on binlerce Moğol askeri ve emir de Müslüman oldu. Bu tarihten itibaren İlhanlılar Müslüman bir devlet hâline geldi.

Ardından Orta Asya'da Çağatay Hanlığı'nda 13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında İslamlaşma hız kazansa da Tarmaşirin Han (1331-1334) döneminde yoğunlaştı. 1350’lerde Moğolistan’a yakın bölgelerde yaşayan Doğu Çağatay halkı Tarmaşirin / Tuğluk Timur döneminde 160 bin kadar kişiyle birlikte İslam’ı kabul etti. Cengiz Han’ın 1227’de ölümünden sonra yaklaşık 30-70 yıl içinde batıdaki Moğol hanlıkları İslam’a yönelmeye başladı. En erken 1250’lerde (Altın Orda), en yaygın ve kalıcı şekilde ise 13. yüzyılın sonu – 14. yüzyılın ortası arasında Müslüman oldular. Doğudaki Yuan (Çin) Moğolları ise Budizm’i tercih etti ve Müslüman olmadı.

Berke Han'ın İslam'ı kabul etmesinde bölgedeki Müslüman sufilerin rolünün büyük olduğu rivayet edilir. Bu konuda Necmeddin-i Kübra’nın halifesi Şeyh Seyfeddin Bâharzi’nin etkisinin büyük olduğu söylenir. Berke, 1251-1252 civarında Mengü Han’ın tahta çıkışından sonra Buhara’ya uğradığında veya Bâharzi’nin gönderdiği bir müritle karşılaştığında İslam’ı kabul etti. Bâharzi’nin tevhit, züht ve ahlak üzerine konuşmaları Berke’yi derinden etkiledi.

Berke’nin ayrıca gençliğinde Harezm ve Volga bölgesinde Müslüman tacirlerle karşılaştığı, Sarayçık yakınlarında Buhara’dan gelen bir kervandaki tacirlerle sohbet ettiği, onların dürüstlüğü, ahlakı ve dinî açıklamalarının onu ikna ettiği anlatılır. Bazı kaynaklar Berke’nin çocukluğundan beri İslam’a yakınlık duyduğunu, hatta Müslüman bir sütanne tarafından emzirildiğini anlatır. 1230’lu yıllarda Delhi Sultanlığı’na elçi gönderdiği ve İslam dünyasıyla temas kurduğu bilinir.

İlhanlılar döneminde (1256–1335) İslam sanatı, Moğol istilasının yarattığı yıkımdan sonra özellikle Gazan Han’ın 1295’te İslam’ı kabul etmesiyle büyük bir canlanma ve yenilenme yaşadı. Bu dönem, klasik Pers-İslam geleneği ile Doğu Asya, özellikle Çin etkilerinin birleştiği bir dönemdir. Yeni motifler, teknikler ve üsluplar Anadolu’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkiledi.

İlk İlhanlı hükümdarları Hülâgû, Abaka, Argun Budizm, Hristiyanlık ve Şamanizm’e yakındı; İslam sanatı sınırlıydı. Gazan Han (1295–1304), Olcaytu (1304–1316) ve Ebu Said (1316–1335) dönemlerinde yoğun hamilik başladı. Vezir Reşidüddin Fazlullah gibi devlet adamları sanat ve bilimi destekledi. Minyatür sanatçılarının eserleri mimaride ve kitaplarda kendini göstermeye başladı. Hat ve tezhip de gelişti; büyük boy, lüks Kur’an nüshaları üretildi. Mimari konusunda çok güzel eserler verildi. Seramik, çini, metal işleme, takılar, tekstil ve kuyumculuk alanında büyük gelişmeler oldu. İslam; Doğu-Batı, Kuzey-Güney, Çin, Hint, Pers, Kafkas, Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Arap bilim, sanat, felsefesinden etkilendi ve bunları etkiledi.

Bugün de tarihin başka bir kısmını konu aldık. Ne dersiniz, tarih tekerrür mü ediyor? Sahi, ne zaman tarihi övgü sövgü kitabı olarak okumaktan vazgeçeceğiz ve tarihi bir toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimi olarak okuyup onun doğrularından ve yanlışlarından kendimize ders çıkaracağız? Selam ve dua ile.