15 Temmuz gecesinde Çekmeköy Sokaklarında yaşadıklarıma ve hafızamdan hiç silinmeyen hatıralara dair bir tanıklık.

Değerli kardeşlerim,

Bazı geceler vardır. Aradan yıllar geçse de hafızalardan silinmez. Sesleri, görüntüleri ve yaşattığı duygular ilk günkü kadar canlı kalır. 15 Temmuz 2016 gecesi, benim için işte böyle bir gecedir.

O gün sıla-i rahim için gittiğimiz Rize'den ailece dönüyorduk. Yol üzerinde eşimin anne ve babasını ziyaret etmiş, bir gece Samsun'da konaklamıştık. Uzun yolculuğun ve yaz sıcağının yorgunluğuyla akşam saatlerinde Taşdelen'deki evimize ulaştık. Yatsı namazını kılıp televizyonu bile açmadan uzandım.
Henüz uykuya dalmıştım ki kızım telaşla odama girdi ve titrek bir sesle;

"Baba kalk. Darbe oluyormuş."

Haberi Ankara'daki halasından almıştı. Önce inanmak istemedim. Açık olan televizyonun karşısına geçtiğimde 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'nün tutulduğunu, askerlerin sokaklara çıktığını gördüm. Dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım bunun bir kalkışma olduğunu açıklıyordu.
İlk sorduğum soru şuydu;

"Cumhurbaşkanımızdan bir haber var mı?"

Henüz net bir bilgi yoktu. Beni en çok endişelendiren de buydu.
Tam o sırada iş gezisi için Van'da bulunan araştırmacı dostum Mehmet Şeref Aslan aradı;
"Abi, bizi havalimanından çıkarmıyorlar. Darbe oluyor."
Telefon kapandıktan sonra vicdanım bana tek bir şey söyledi.

"Evde oturamazsın. Bu gece sokakta olmalısın."

Çocuklarımla helalleştim. Üzerimi giydim ve evden çıktım.

Çekmeköy Madenler mevkiine yaklaştıkça içimdeki umut büyüyordu. Araçlar peş peşe ilerliyor, konvoylar uzuyor, insanlar ellerinde bayraklarla meydanlara koşuyordu. Millet daha ilk saatlerden itibaren iradesine sahip çıkacağını gösteriyordu.

O gün Çekmeköy Belediyesinde Kültür İşleri Müdürü olarak görev yapıyordum. Belediye Başkanımız Sayın Ahmet Poyraz şehir dışındaydı. Darbeciler, Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan ayrılmalarına izin vermiyordu. Beklemenin doğru olmayacağını düşündüm. İnisiyatif alarak mesai arkadaşımız Kâmuran kardeşime belediyemizin ses aracını garajdan alıp gelmesini söyledim. Henüz Sayın Cumhurbaşkanımızın meydanlara çıkma çağrısı gelmeden önce Ak Parti Çekmeköy İlçe başkanlığı önüne birken kalabalık kitle Madenlere doğru yürüyüşe geçmiş ve ses aracımız da Madenlere ulaşmıştı.

İnsanları meydanlara, birlik olmaya ve devletimizin yanında durmaya davet ediyorduk.

O gece arkadaşlarıma özellikle şunu söyledim;

"Asla parti müziği çalmayın."

Çünkü o gece hiçbir partinin gecesi değildi. O gece Türkiye'nin gecesiydi.

Mustafa Yıldızdoğan'ın "Ölürüm Türkiye'm" eserini açtık. O ezgiyle birlikte meydandaki kararlılık daha da büyüdü.

Cumhurbaşkanımızın çağrısından sonra meydanlar adeta sel oldu.

Taşdelen'e doğru yürürken balkonlardan bayrak sallayanları, tekbir getirenleri ve dua edenleri gördük. O manzarayı tarif etmeye kelimeler yetmez.
Tam anons yaptığım sırada biri sürekli eteğimden çekiyordu. Eğilip dinledim. Meyhaneden yeni çıkmış olduğu her halinden belli olan bir kardeşimizdi.
Bana sadece şu cümleyi söyledi;

"Bu millete sor. Fatih Sultan Mehmet'in torunları burada mı?"

Bu söz beni derinden etkiledi. Mikrofonu elime aldım ve var gücümle haykırdım;

"Fatih Sultan Mehmet'in torunları burada mı?"

Meydan tek yürek hâlinde "Evet." diye haykırdı.

O kardeşimizin sözünden ilham alarak yeniden seslendim;

"Yavuz Sultan Selim'in torunları burada mı?"

Bu defa meydandan yükselen "Evet." sesi çok daha gürdü.
Ardından devam ettim.

"Necmeddin Erbakan'ın mücahitleri burada mı?"

"Alparslan Türkeş'in bozkurtları burada mı?"

Meydandan yükselen ses geceyi inletiyordu.

İşte o an çok önemli bir hakikati gördüm. Kimse birbirine hangi partiden olduğunu sormuyordu. Herkes aynı bayrağın altında, aynı salaların çağrısıyla aynı vatana sahip çıkıyordu. O gece bizi bir arada tutan şey siyaset değil, ortak vicdanımızdı. Aradan geçen yıllar içinde daha iyi anladık ki, sonrasında siyasi zeminde şekillenen Cumhur İttifakı'nın toplumsal mayası, aslında o gece meydanlarda atılmıştı.

Nitekim Çekmeköy'deki askerî birliklerin çıkışlarını engellemek için kamyonlar ve iş makineleri kışlaların önüne çekildi. Biz de halkımızla birlikte Taşdelen'deki Çekmeköy İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde sabaha kadar nöbet tuttuk.

Meydandaki gençler ısrarla "Bizi burada tutmayın, köprüye gidelim." diyordu. Ben de onlara, "Çekmeköy düşerse İstanbul düşer, İstanbul düşerse Türkiye düşer. Onun için önce kendi cephemize sahip çıkacağız." diyordum.

Bir grup arkadaşla İlçe Emniyet Müdürümüz Sayın Cevdet Hürol Öztürk beyin makamında gelişmeleri takip ediyorduk. Dışarıda tekbir sesleri gökyüzünü dolduruyor, içeride ise telsizlerden peş peşe anonslar yükseliyordu.

Sabaha karşı saat 04.00 sularında dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü Sayın Mustafa Çalışkan'ın sesi telsizden duyuldu;

"Arkadaşlar, kimse görev yerini terk etmiyor. Allah'ın izniyle bu çapulcuları gün ağarınca derdest edeceğiz."

O anons hepimizin yüreğine su serpti. Çünkü umut da cesaret kadar bulaşıcıdır.

Ve gerçekten de öyle oldu.

Gün ağardığında Şükürler olsun hainler birer birer etkisiz hale getirildi. O sabah doğan güneş sadece yeni bir günü değil, millet iradesinin yeniden ayağa kalkışını da müjdeliyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda hafızamda kalan en güçlü hatıra tanklar ya da savaş uçakları değildir. Hafızamda kalan, meyhaneden yeni çıkmış o kardeşimin söylediği tek cümledir.

"Fatih Sultan Mehmet'in torunları burada mı?"

Belki hayat tarzlarımız farklıydı. Belki dünya görüşlerimiz aynı değildi. Ama o gece hepimizin ortak adı Türkiye'ydi.
İşte 15 Temmuz'un bana öğrettiği en büyük hakikat budur.

Bu milleti ayakta tutan sadece silah gücü değildir. Bu milleti ayakta tutan, Dinine, Bayrağına, Devletine, İstiklaline ve İstikbaline sahip çıkan ortak vicdandır.

15 Temmuz takvimdeki sıradan bir gün değildir. 15 Temmuz, bu milletin imanının, cesaretinin ve vatan sevgisinin yeniden ayağa kalktığı gecenin adıdır.

Biz o gece sadece bir darbeyi durdurmadık.

Ezanımız susmasın diye yürüdük.
Bayrağımız yere düşmesin diye yürüdük.
Çocuklarımız esaret görmesin diye yürüdük.
Ve bütün dünyaya bir kez daha gösterdik ki bu millet yenilebilir ama asla teslim alınamaz.

***
Yıllar önce Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde yetişmiş, Türkiye'nin ilk yüksek makine mühendislerinden muhterem bir Bekir Cansu ağabeyimiz (sağlık afiyetler diliyorum) bana şöyle demişti;

"Muhammed, şunu hiç unutma. Dünyanın en güçlü devletlerinin en zeki ajanları bu topraklarda çalışır. Çünkü burası sıradan bir coğrafya değildir."

Aradan yıllar geçti. Yaşadığımız her hadise bana bu sözün anlamını yeniden hatırlattı. Bu millet üzerinde hesap yapanlar dün vardı, bugün de var, yarın da olacaktır. Önemli olan onların plan kurması değil, bizim ümmet bilincimizi ve ferasetimizi koruyabilmemizdir. Devletleri çoğu zaman dışarıdan gelen saldırılar değil, içeriden açılan gedikler yıkar.
***
Geçtiğimiz cuma günü camilerimizde 15 Temmuz münasebetiyle okunan hutbenin sonunda dinlediğim hadis-i şerif ise bu geceden çıkarılması gereken en büyük dersi özetliyordu.

"Dini dünyaya alet eden insan ne kötüdür. Arzu ve isteklerinin peşinden sürüklenen insan ne kötüdür."

İhanet bir gecede ortaya çıkmaz. Önce kalplerde başlar. Makam hırsıyla, menfaat tutkusu ve dünyalık hesaplarla büyür. Dinini, vicdanını ve ahlakını çıkarlarına feda edenler, günü geldiğinde milletine ve devletine ihanet etmekten de çekinmez.

Rabbim bizleri dinine, devletine, milletine ve kardeşliğine sadakatle bağlı kullarından eylesin.

Bu vesileyle vatanı, bayrağı, ezanı ve istiklalimiz uğruna canlarını feda eden bütün 15 Temmuz şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve dualarla yâd ediyor, kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.

Rabbim aziz milletimize bir daha böyle ihanet geceleri yaşatmasın. Birliğimizi, beraberliğimizi ve kardeşliğimizi daim eylesin.
Selam ve dualarımla.