Bir toplumun ahlaki gücü, rakiplerini ne kadar sert eleştirdiğiyle değil; kendi yanlışlarıyla ne kadar dürüst yüzleşebildiğiyle ölçülür.

Bu ülkede İslam’a ve dindarlara zulmeden, insanların inançlarını aşağılayan, başörtüsü sebebiyle eğitimden, kamudan ve sosyal hayattan dışlayan; milletin değerleriyle kavga etmeyi ilericilik sanan solcu veya Kemalist kim varsa Allah’ın gazabı onların üzerine olsun.

ANCAK KEŞKE bu cümleleri kuran kişiler;

Ev kirasını iki katına çıkaranları,

Allah’ın emrine uyduğunu zannedip örtüsünü ahlakın önüne koyanları,

(Örtüyü bir kulluk sorumluluğundan çok bir fenomenlik ve gösteriş aracına dönüştürenleri),

Torpilcileri,

LİYAKAT düşmanlarını,

Yetimin, fakirin, milletin hakkını yiyenleri,

Makam ve mevkii akraba ve yakınlarına dağıtanları,

Din üzerinden servet ve nüfuz devşiren sözde şeyhleri,

Lüks ve şatafat içinde yaşarken ahlak dersi verenleri,

İnsanların inancını kullanarak menfaat elde edenleri de aynı cesaretle eleştirebilseydi.

Çünkü zulüm sadece ideolojik olmaz.

Zulüm bazen makam odalarında, bazen ihale masalarında, bazen cemaat görünümlü yapılarda, bazen de dindarlık kisvesinin arkasında ortaya çıkar.

Haksızlık, onu yapanın kimliğine göre değişmez.

Kul hakkı, siyasi görüşe göre haram veya helal olmaz.

Adalet, yalnızca rakiplerimize karşı savunulacak bir ilke değildir; önce kendi mahallemizde yaşatılması gereken bir erdemdir.

Allah aşkına, neden biz Müslümanlar birbirimiz için uyarıcı olmayı unuttuk?

Neden eleştiriyi düşmanlık, sorgulamayı ihanet, özeleştiriyi davaya zarar vermek olarak görmeye başladık?

Oysa medeniyetler alkış kültürüyle değil, muhasebe kültürüyle yükselir.

Tarih boyunca toplumları yıkan şey dışarıdaki düşmanlardan önce içeride kaybolan adalet duygusu olmuştur.

2006’dan bugüne üyesi olduğum bir parti ülkeyi idare ediyor.

Yazarak ve televizyon programlarında destekleyerek yanında durduğum bir parti ülkeyi idare ediyor.

Peki sonuç nedir?

Sadece imam hatip sayılarının artması mı?

Sadece bina yapmak mı?

Sadece yol yapmak mı?

Ya ahlak?

Ya adalet?

Ya liyakat?

Ya kul hakkı hassasiyeti?

Ya emaneti ehline verme anlayışı?

Ya gençlere örnek olacak bir karakter inşası?

Çeteler bizim çocuklarımızdan oluşmuyor mu?

Uyuşturucuya teslim olan gençler bu toplumun evlatları değil mi?

Rüşvet, iltimas, torpil ve ihanet şebekeleri bu toplumun içinden çıkmıyor mu?

Din adı altında bu ülkeye ihanet etmeye kalkışan alçaklar olmadı mı?

Sözüm ona Müslüman müteahhitler, sözüm ona kanaat önderleri, sözüm ona örnek insanlar…

NİSA, MASA VE KASA ile savaşı kaybedenler yok mu?

Kendi nefsini terbiye edemeyenlerin başkalarına din anlatması ne kadar samimidir?

Çünkü gençler artık söylenene değil, yaşanana bakıyor.

Bugünün gençliği vaazdan çok örnek arıyor.

Söze değil, tutarlılığa bakıyor.

İşte bu yüzden mesele sadece nesil yetiştirmek değil; örnek olacak bir karakter ortaya koyabilmektir.

Sürekli başkalarının yanlışlarını saymak kolaydır.

Asıl zor olan dönüp aynaya bakabilmektir.

Asıl cesaret, kendi mahallesinin yanlışını söyleyebilmektir.

Asıl samimiyet, menfaatin olduğu yerde susmamaktır.

SAYIN ERDOĞAN’IN ELEŞTİRİ SUNAN ELLERE İHTİYACI VAR!!!

Çünkü güçlü liderlerin dalkavuklara değil, hakikati söyleyebilen insanlara ihtiyacı vardır.

Bir ülke sadece alkışlayanlarla değil, samimiyetle uyaranlarla güçlenir.

Lütfen, lütfen…

Sokak jargonu Müslümana yakışmaz.

Hakaret Müslümana yakışmaz.

Kibir Müslümana yakışmaz.

Çifte standart Müslümana yakışmaz.

İnsanları aşağılamak ve ötekileştirmek Müslümana yakışmaz.

Yıl 2026…

İktidarda olan biziz.

GENÇLİĞE BAKINIZ!

Uyuşturucuya bakınız.

Şiddete bakınız.

Ahlaki yozlaşmaya bakınız.

Adalet tartışmalarına bakınız.

Gençlerin umutsuzluğuna bakınız.

Sonra da dönüp kendimize şu soruyu soralım:

Biz gerçekten hakikatin tarafında mıyız, yoksa sadece kendi tarafımızın mı?

Çünkü hakikatin en büyük düşmanı yalan değil, tarafgirliktir.

Tarafgirlik insanın gözünü de vicdanını da perdeleyebilir.

Geliniz eleştiri sunanlar olalım.

Gelin öncelikle kendimizi eleştirelim.

Gelin önce hakikat ile biz tanışalım.

Çünkü hakikat, taraftarlıktan daha değerlidir.

Çünkü adalet, aidiyetlerden daha büyüktür.

Çünkü samimiyet, sloganlardan daha güçlüdür.

Ve bir Müslümanın görevi sadece başkasının yanlışını görmek değil, kendi yanlışını da cesaretle söyleyebilmektir.

Ancak o zaman eleştirimiz inandırıcı, sözümüz etkili ve duruşumuz ahlaki bir değer taşıyacaktır.