*Bugün Türkiye siyasetinde cevap bekleyen en önemli sorulardan biri şudur:*
Recep Tayyip Erdoğan’ı yıllarca “FETÖ’yü büyütmekle”, “FETÖ’nün önünü açmakla”, “Ne istediler de vermediniz?” sözleri üzerinden “FETÖ’nün siyasi ortağı olmakla” suçlayanlar, bugün kendi siyasi yol arkadaşları hakkında ortaya çıkan iddialar karşısında hangi aynaya bakmaktadır?
Yıllarca aynı cümleleri duyduk.
“Erdoğan FETÖ’yü görmedi.”
“Erdoğan FETÖ’yü anlamadı.”
“Erdoğan FETÖ’yü bile bile büyüttü.”
“FETÖ devletin içine yerleşirken seyirci kaldı.”
Hatta daha da ileri gidilerek, yaşanan her olumsuzluğun siyasi sorumlusu olarak Erdoğan gösterildi.
*Oysa tarihe biraz daha dikkatli bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.*
FETÖ’nün devlet içerisindeki yapılanmasının en güçlü olduğu dönemler, Türkiye’nin aynı zamanda askeri vesayetle mücadele ettiği yıllardı. 27 Nisan e-muhtırası, Cumhuriyet mitingleri, hükümeti hedef alan kapatma davaları, sokak hareketleri ve sürekli darbeyle tehdit edilen bir siyasi iklim…
*Bugün geriye dönüp konuşmak kolaydır.*
Ancak o günlerde FETÖ’nün gerçek yüzü, bugün olduğu kadar açık ve görünür değildi. Devletin en mahrem kurumlarına sızmış bu yapının boyutları, büyük ölçüde 17-25 Aralık süreci ve özellikle 15 Temmuz darbe girişimiyle ortaya çıktı.
Peki aynı çevreler bugün ne söylüyor?
Dün Erdoğan için kurdukları cümlelerin benzerlerini bugün kendi siyasi hareketleri için kurmaya başladılar.
Bir dönem Ekrem İmamoğlu’nu Türkiye’nin kurtarıcısı olarak pazarlayanlar vardı.
“İstanbul’u kurtaracak isim” dediler.
Cumhurbaşkanı yardımcılığı için ülkenin geleceği olarak sundular.
Mitinglerde, ekranlarda ve köşe yazılarında onu siyasetin yeni yıldızı ilan ettiler.
Sağdan sola, muhafazakârdan sosyal demokrata kadar geniş bir siyasi yelpaze aynı isim etrafında birleşti.
O günlerde ortaya atılan her eleştiri için aynı savunma yapılıyordu:
“Erdoğan rakibini tasfiye etmek istiyor.”
“Yargı siyasallaştı.”
“Ortada somut bir şey yok.”
Bugün ise aynı siyasi çevrelerin önemli bir bölümü bambaşka bir dil kullanıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun çeşitli açıklamalarında dile getirdiği “ihanet”, “aldatılma”, “yanlış insanlara güvenme” vurguları; Meral Akşener’in siyasetten çekilirken yaptığı değerlendirmeler; CHP içerisindeki iç hesaplaşmalar ve karşılıklı suçlamalar, kamuoyunun önüne çok farklı bir tablo koymuştur.
Şimdi sormak gerekiyor:
Eğer dün Erdoğan’ın FETÖ konusunda yanıldığını söyleyerek onu suçladıysanız;
Bugün siz nasıl yanıldınız?
Eğer Erdoğan’ın kandırılması siyasi suç ise;
Sizin kandırılmanız neden siyasi sorumluluk doğurmuyor?
Eğer Erdoğan’ın yanında duranlar sorgulanıyorsa;
Yıllarca İmamoğlu’nun etrafında kenetlenen siyasi aktörler neden sorgulanmıyor?
Ve en önemlisi…
Dün “Her şey ortada” diyerek Erdoğan’a hesap soranlar, bugün kendi hatalarıyla yüzleşmeye hazır mı?
Çünkü siyasette en tehlikeli şey hata yapmak değildir.
Hatasını evrensel bir ahlak ölçüsüne dönüştürüp başkalarına uygularken, aynı ölçüyü kendisine uygulamamaktır.
İşte kamuoyunun dikkatini çeken çelişki tam da budur.
Bir dönem Erdoğan’a yöneltilen suçlamaların merkezinde “nasıl göremedi?” sorusu vardı.
Bugün aynı soru başka aktörlere yöneltilmektedir:
Nasıl göremediniz?
Nasıl fark etmediniz?
Nasıl bu kadar emin konuştunuz?
Ve eğer bugün gerçekten “yanıldık” diyorsanız, o halde yıllarca Erdoğan’a yönelttiğiniz ithamların önemli bir kısmını yeniden değerlendirmek zorunda değil misiniz?
Demokrasilerde siyasi mücadele meşrudur.
Muhalefet etmek de meşrudur.
İktidarı eleştirmek de meşrudur.
Fakat siyaset, başkalarının hatalarından ahlak üretip kendi hatalarını istisna sayma sanatı değildir.
Bu nedenle bugün cevap bekleyen soru şudur:
Dün Erdoğan’a yönelttiğiniz “Nasıl kandırıldınız?” sorusuna, bugün kendiniz hangi cevabı veriyorsunuz?
*Eğer ortada bir tiyatro yoksa, millet bu sorunun cevabını duymayı hak etmektedir.*