Cedide Köprülü yazdı: NATO 2026: Herkes aynı masada, kimse aynı dünyada değil
32 devlet başkanı bir arada! Nato kollektif bir bilinç ve eylem birliği mi yoksa çok parçalı bir yapı mı?
Türkiye'ye yeni bir rol mü biçilecek yoksa Türkiye vazgeçilmezliğini mi perçinleyecek?
Maginot Sendromu'ndan Şizoid Jeopolitiğe bir NATO analizi.
NATO liderlerinin okuması gereken bir yazı...
Cedide Köprülü yazdı!
İşte Cedide Köprülü'nün ''NATO 2026: Herkes Aynı Masada, Kimse Aynı Dünyada Değil'' başlıklı makalesi.
Bu hafta Ankara, otuz iki devletin liderini ve onların devasa bürokratik bagajlarını ağırlıyor. Masadaki resmi dil, paranın o soğuk aritmetiği: Savunmaya ayrılacak milli gelir yüzdeleri, Ukrayna’ya taahhüt edilen milyarlar, üretim kotaları... Beştepe’nin ışıkları altında herkes, cebindekini sayacak, ne kadar harcadığının çetelesini tutacak.
Oysa tarih, bize en çok bunu fısıldar: İttifaklar, fakirlikten ölmez. Meseleleri yanlış okumaktan yara alırlar. Belki de tedavisi güç yaralardır.
Bir stratejist ya da bir mühendis gözüyle bakarsanız, ittifak dediğiniz şey, beton bir duvar değildir. O canlı bir sinir sistemidir. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın meşhur 5. Maddesi, bu gövdenin kasıdır. Fakat o kası harekete geçiren yegâne şey nedir? Ortak bir gerçeklik okuması.
Otuz iki başkent, aynı koordinata baktığında aynı tehdidi görebiliyorsa gerçekten ittifak vardır. Göremiyorsa, elinizde sadece aynı yöne hizalanmış otuz iki ayrı duvar kalır. Ki buna ittifak değil, ancak konjonktürel bir tesadüf denir. Konjonktürel bir araya gelme / bir arada durma hâli…
Tam burada, diplomasi masasının tam ortasına, klinik bir kavramı sürmek istiyorum: Şizoid Jeopolitik.
Psikiyatride şizoid örüntü bellidir: İçe kapanma, ilişkiden kaçınma, duygusal soğukluk, dış dünyaya karşı mutlak bir kayıtsızlık ve kendi kurduğu fantezi dünyasına çekilme. Devletler de bu refleksi gösterebilir çünkü onlar da canlıdır. Eskiden bunun klasik örneklerini dışarıda arardık. Sınırlarını dünyaya kapatan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen, içe dönük ülkelerde... Ama 2026 dünyasının asıl büyük tehlikesi, ittifakın dışında aranmamalıdır. Çünkü mesele, ittifakın tam kalbinde beliren o şizoid reflekstir.
Bugün Ankara’daki masada herkes fiziksel olarak mevcut, evet. Ancak zihnen herkes, kendi inşa ettiği duvarın ardına çekilmekle meşgul. Biri, Atlantik’in ötesinden “Neden sizin güvenliğinizi benim mükellefim finanse etsin?” diye homurdanıyor. Diğeri, “O halde kendi göbeğimizi kendimiz keselim” diyerek stratejik bir otonomi illüzyonuna sığınıyor. Bir üçüncüsü ise tehdidi bambaşka bir haritada, tamamen yerel bir mikro-krizde görüyor.
Bugün Ankara'daki masada fiziksel bir kalabalık var, ama zihinsel bir ıssızlık hüküm sürüyor. Her üye ülke, kendi milli hikayesine, kendi konforlu korku odasına geri çekiliyor. Masa, fiziken orada duruyor. Fakat masadakilerin baktığı gerçeklik, tam ortadan ikiye bölünüyor. Aynı odada, aynı havayı soluyan otuz iki ayrı dünya, otuz iki ayrı yalnızlık var. Bireysel yalnızlık çağında, yalnız devletler geçidi. Hem de bu kez süslü bir teori değil, zorunlu bir kapanma.
Ve bu yazının, o soğuk istihbarat metodolojisine bağlandığı kırılma noktası tam burası.
Çünkü kolektif savunma, kolektif bir algıyı varsayar. Ortak savunmadan önce, ortak görmek gelir ve gerekir. NATO’nun bugün yaşadığı en derin kriz, bir bütçe krizi mi? Sanmıyorum. Bir hermenötik, yani bir yorumlama krizi. Eksik olan şey, istihbarat toplamak ya da teknolojik yetersizlik değil; eksik olan, ekrana düşen aynı sinyali, birlikte okuyabilme iradesi gösterebilmekte yatıyor.
Düşünün bir kere: Kuzeydeki komşu (Rusya) kimine göre varoluşsal bir tehdit, kimine göre ise sadece “yönetilebilir” bir ticari ortak. Amerika, kimine göre kök salmış bir müttefik, kimine göre ise her an çıkış kapısına yönelebilecek güvenilmez bir hâmi. Aynı radar ekranı üzerinde, otuz iki ayrı yorum. Böyle bir tabloda kalkanın tam finanse edilmiş olması, tek başına bir şey ifade eder mi?
Otuz iki ayrı gözün, otuz iki ayrı yöne çevirdiği bir kalkan, kalkan değil ancak pahalı bir süstür.
Zaten modern savunma, statik bir sur değildir. Gören, dinleyen, anlık hesaplayan dinamik bir ağdır artık. Ve bir ağın gerçek değeri, düğümlerinin büyüklüğünde aranmaz; o düğümler arasındaki bağın, sinyal mi yoksa gürültü mü taşıdığında gizlidir. Eğer siz, her düğüme daha çok kas ekler, ama bağların arasına daha çok gürültü üflerseniz, sistemi güçlendirmiş olmazsınız. Onu, sadece kendi ağırlığı altında kırılganlaştırırsınız. Sonuç ne mi olur? Daha kalın kollar, ama felç olan bir sinir sistemi.
Ne demek istediğimi popüler bir askeri tarih dersiyle somutlaştırayım: İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeki Fransa, dünyanın en kalın “kolunu” inşa etmişti: Maginot Hattı. Dönemin en ileri mühendisliğiyle üretilmiş, milyarlarca frank harcanmış, geçilemez denilen devasa bir beton surlar bütünüydü bu. Kas tamdı, bütçe kusursuzdu. Fakat Fransız askeri aklı, müttefikleriyle ve değişen savaş doktriniyle ortak bir sinyal okuması yapamadı. Tankların o yeni, dinamik ve akışkan hızını (Blitzkrieg) kendi statik radar ekranlarında doğru yorumlayamadılar. Sonuç mu? Alman orduları, o devasa bütçeli duvarın etrafından dolanıp geçti. Maginot Hattı, tek bir kurşun bile atamadan jeopolitik bir süs olarak tarihin tozlu raflarına gömüldü.
İşte bugün, 32 lideri Ankara'da toplayıp yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu Maginot sendromunu aşmaktır: Herkes kendi duvarına beton döküyor, ancak duvarlar arasındaki telsiz hatlarında sadece parazit yükseliyor.
Hazır sözü açılmışken soralım: Peki Türkiye, bu şizoid tiyatronun neresinde duruyor?
İlginç ve ironik biçimde; bu ittifakta şizoid buhranlar geçirme lüksü en az olan, kendi içine kapanma konforundan en uzak üye, Türkiye’dir.
Çünkü Ankara, coğrafyası gereği aynı anda çok fazla frekansı dinlemek zorunda: Karadeniz’in fırtınası, Doğu Akdeniz’in enerji denklemleri, Kafkasya’nın kırılgan dengesi, Irak ve Suriye’nin gri alanları, İran sonrası Ortadoğu’nun tektonik hareketleri, Körfez, Rusya, Amerika ve Avrupa... Bu kadar çok sinyalin aynı anda gövdesine çarptığı bir devlet, tek bir milli fanteziye çekilme lüksünü kendinde bulamaz. Bulduğu an, hayatta kalma refleksini kaybeder.
NATO’nun o meşhur “Türkiye Paradoksu” —askerî olarak vazgeçilmez, siyaseten rahatsız edici olmak— tam da bu antropolojik ve tarihsel gerçeklikten doğar. Kavşakta oturan bir devlet, adeta bir hub; dünyayı sadeleştirilmiş, steril bir anlatıyla kuramaz. İttifakın diğer üyelerini rahatsız eden de budur: Kendi konforlu duvarına çekilmiş her müttefik, kavşakta nöbet tutanın gördüğü o karmaşık manzarayı, hemen daima bir “arıza" olarak okur.
Eşikte duran devletin işlevi tam olarak budur: Herkes kendi şizoid güvenliğine sığınırken, dışarısı ile içerisi arasındaki o açık kalan tek hattı, o canlı iletişim kanalını hayatta tutmak. Fakat bu durum, bir övgü olmaktan çok öte; adeta, coğrafi ve stratejik bir mecburiyettir. Çünkü kavşakta durmanın sunduğu fırsat ne kadar büyükse, faturası da o kadar ağırdır. O frekansları yönetemediğimiz an, o kutlu konum, bir anda üzerimize çöken devasa bir baskı alanına dönüşüverir. Maazallah!
Bu hafta Ankara’dan şık yüzdeler, milyarlık taahhütler ve yüksek perdeden bildiriler çıkacak. Aile fotoğrafları çekilecek, sırtlar sıvazlanacak. Belki de klişe birlik mesajları havada uçuşacak.
Ama zirvenin resmi gündeminde asla yazmayacak olan, o en hayati madde şu olacak belki de: Herkes, hâlâ aynı şeye baktığında aynı şeyi görebiliyor mu?
Bu sorunun cevabını, zirve bildirisinin süslü cümlelerinde bulamayacağız. Satır aralarını deşip deşip televizyon programlarında ateşli savunmalar yapacağız. Peki şifreler nerede gizli? İstihbaratın o sağır odalarında, paylaşılan sinyallerin samimiyetinde. Daha açık bir ifadeyle; “Gerekirse savaşırız” diyebilme haddinde. Bir ittifakın gerçek sağlığı, kasasına ne kadar para koyduğuyla değil; dünyaya baktığında ne kadar “aynı” görebildiğiyle ölçülür.
Saklamaya gerek yok: Dünya yangın yeri ve savaş, her cephede. Tüm yollar ise ya Türkiye’ye çıkıyor ya burada kilitleniyor. Bu açıdan bakarsak “adam” haklı, ne diyelim. Dünyanın yangın yerine karşı, aşırı derecede “sözde soğukkanlı” özde şizoid reflekslerin ortasında; mesele savaşmaksa savaş, bizim işimiz. Hem de her alanda ve her cephede… Bir ekleme ile: Mesele sulh ise sulh da bizim işimiz. Hem de her alanda ve her cephede…



