'Halk Oylamasına Yüksek Katılım Başlı Başına Bir Kazanımdır'

AYM Başkanı Arslan, "Halk oylamasının yüzde 85'i aşan bir katılım oranıyla gerçekleşmiş olması demokrasimiz açısından başlı başına bir kazanımdır." dedi.

'Halk Oylamasına Yüksek Katılım Başlı Başına Bir Kazanımdır'

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, 16 Nisan'da yapılan halk oylamasında halkın yüksek bir katılım ve büyük bir demokratik olgunlukla sandığa gittiğini belirterek, "Halk oylamasının yüzde 85'i aşan bir katılım oranıyla gerçekleşmiş olması demokrasimiz açısından başlı başına bir kazanımdır." dedi.


Anayasa Mahkemesinin 55. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Yüce Divan Salonu'nda tören düzenlendi.


Törende Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan ile Başkanvekilleri Burhan Üstün ve Engin Yıldırım konukları kapıda karşıladı.


Törene, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcıları Tuğrul Türkeş, Numan Kurtulmuş, Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı Tümgeneral Abdullah Arslan, Askeri Yargıtay Başkanı Tuğamiral Ahmet Zeki Liman, HDP Parti Sözcüsü Osman Baydemir, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, bazı bakanlar, yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri, yabancı konuklar katıldı.



Anayasa Mahkemesinin tanıtımına ilişkin film gösteriminin ardından konuşan Başkan Arslan, geçen yıl düzenlenen kuruluş yıl dönümü töreninden bu yana demokrasiyi yakından ilgilendiren iki önemli olayın yaşandığını söyledi.


Bunlardan ilkinin demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen 15 Temmuz 2016'da gerçekleşen darbe teşebbüsü olduğunu belirten Arslan, milletin demokratik bilinci ve kararlı duruşu sayesinde, demokratik anayasal düzeni yıkmaya yönelik bu teşebbüsün başarılı olamadığını, Türk demokrasisinin önemli bir sınavı başarıyla geçtiğini vurguladı.


İkinci önemli gelişmenin ise 16 Nisan 2017'de yapılan halk oylaması olduğunu belirten Arslan, şöyle devam etti:


"Demokrasi en genel anlamda 'halkın halk tarafından halk için yönetimi' olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın en önemli unsuru, yönetimin öznesinin halk olmasıdır. Siyasi özne olarak halkın temel tercihlerini seçimler ve referandumlar yoluyla açıkladığı da herkesin malumudur. 16 Nisan'da yapılan halk oylamasında halkımız yüksek bir katılımla ve büyük bir demokratik olgunlukla sandığa gitmiştir. Halk oylamasının yüzde 85'i aşan bir katılım oranıyla gerçekleşmiş olması demokrasimiz açısından başlı başına bir kazanımdır. Bu vesileyle halk oylamasının ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum."



Başkan Arslan, halk oylamasından bağımsız olarak, Anayasa'ya göre Türkiye Cumhuriyeti'nin, devletin bölünmez bütünlüğü, milli egemenlik ve adalet anlayışı içinde, kuvvetler ayrılığına ve insan haklarına dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğuna işaret etti.


Arslan, "Anayasal kimliğimizi ifade eden bu nitelikleri haiz demokratik Cumhuriyet'i, onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği ve Anayasa'nın başlangıç kısmında ifadesini bulan muasır medeniyet düzeyinin ötesine taşımak, hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır." dedi.




"Özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas ilişki"


Özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas ilişkinin, olağanüstü yönetim usullerinin yürürlükte olduğu dönemlerde özellikle önem kazandığını ifade eden Arslan, Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere "olağanüstü yönetimlerin amacının, anayasal düzeni korumak ve savunmak" olması gerektiğini dile getirdi. Arslan, "Diğer bir ifadeyle olağanüstü yönetimlerin amacı, olağanüstü hale sebep olan tehlikenin bertaraf edilerek temel hak ve özgürlüklerin en iyi şekilde kullanılabildiği olağan döneme yeniden dönüşün sağlanmasıdır." dedi.


Olağanüstü dönemlerde anayasa mahkemelerine önemli görevler düştüğünün bilindiğinin altını çizen Arslan, sözlerini şöyle sürdürdü:


"Bunlar arasında en önemlisinin, temel hak ve özgürlükleri olağanüstü hale sebep olan durumun gerektirdiğinin ötesine geçen müdahalelere karşı korumaktır. Anayasa mahkemeleri bu görevi yerine getirirken olağanüstü yönetimin anayasal çerçevesi içinde hareket etmek durumundadırlar. Bu bağlamda Türk Anayasa Mahkemesi de norm denetimi ve bireysel başvuru alanında anayasal sınırlar içinde kalarak kararlarını vermektedir. Esasen bu durum Anayasa'nın, hiçbir organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağına dair 6. maddesi ile Anayasa hükümlerinin yasama ve yürütme yanında yargı organlarını da bağladığına dair 11. maddesi karşısında anayasal bir zorunluluktur.


Anayasal demokrasilerde yetki haritasını çizen kurucu iktidar, başka bir ifadeyle anayasa koyucudur. Yetki haritası ise anayasadır. Elbette çizilen sınırların hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla tesis etmede yetersiz olduğu söylenebilir. Ancak değişinceye kadar mevcut anayasal sınırlar hepimizi bağlamaktadır. Dolayısıyla bir anlamda bu sınırların koruyuculuğunu yapmakla görevli olan Anayasa Mahkemesinden anayasal sınırların dışına çıkması beklenemez. Anayasa koyucunun, lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen Mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. Bunun da yargısal aktivizm ve meşruiyet tartışmasına yola açacağı her türlü izahtan varestedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 'hak eksenli' yaklaşımının, anayasal sınırlar içinde kalarak ve yargısal aktivizme tevessül etmeden temel hak ve hürriyetleri koruması şeklinde anlaşılması gerekir."




OHAL KHK'larının incelenmesi


Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin düzenlendiği Anayasa'nın 148. maddesinde, olağanüstü halde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) şekil ve esas bakımından Anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağının açıkça belirtildiğine işaret eden Arslan, Mahkeme'nin de bu açık anayasal hüküm ve ifade edilen ilkeler karşısında, OHAL KHK'larını denetleme yetkisine sahip olmadığına karar verdiğini hatırlattı.


Zühtü Arslan, TBMM tarafından kabul edilerek kanunlaşan bazı OHAL KHK'ları hakkında Anayasa Mahkemesine açılan iptal davalarında ise ilk inceleme aşamaları tamamlanarak esas incelemeye geçildiğini de söyledi.



Bireysel başvurular


Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvurularla ilgili de bilgi veren Arslan, gelen başvuruların sonuçlandırma oranının her yıl arttığını, 2013'te yüzde 50 olan bu oranın, 2014'te yüzde 53'e, 2015'te ise yüzde 77'ye yükseldiğini bildirdi.


Gelen başvuruları sonuçlandırma oranının 2016 Temmuz ayına kadar artarak devam ettiğini ve yüzde 85'e yükseldiğini, 2016 sonunda bu oranı yüzde 100'e çıkarmayı hedeflerken 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yaşandığını belirten Arslan, buna rağmen 2016'da karara bağladıkları bireysel başvuru sayısının, 2015'tekinden daha fazla olduğuna dikkati çekti.


Darbe teşebbüsünün tüm kurum ve kuruluşlar gibi Anayasa Mahkemesini de etkilediğini dile getiren Başkan Arslan, 15 Temmuz sonrasında bireysel başvuru sayısının ciddi şekilde arttığını, 2016'da 15 Temmuz'a kadar yapılan başvuru sayısı 12 bin 712 iken yılın kalan beş buçuk ayında 68 bin 44 başvuru yapıldığını aktardı.


Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan, 2017'nin ilk aylarında da 2016'nın son aylarına kıyasla daha az olmakla birlikte, olağan dönemdeki sayıların üzerinde başvuru gelmeye devam ettiğini kaydederek, "Bugün itibarıyla Mahkememiz önünde 101 bin 557 derdest başvuru bulunmaktadır. Bu sayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 47 ülkeden yapılan toplam başvuru sayısından çok daha fazladır. Derdest başvuruların yaklaşık yüzde 75'ini OHAL kapsamındaki başvurular oluşturmaktadır." ifadesini kullandı.



"Yargı yolunun açık tutulması önemli"


15 Temmuz sonrası başvurular arasında, OHAL uygulaması kapsamında yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle doğrudan gerçekleşen işlemlere karşı yapılan başvuruların önemli bir yer tuttuğunu bildiren Arslan, bu nedenle 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameyle kurulan komisyona, OHAL KHK'larıyla doğrudan yapılan işlemlere karşı başvuru imkanının tanınması ve komisyon kararlarına karşı yargı yolunun açık tutulmasının önemli bir gelişme olduğunu belirtti.


OHAL kapsamındaki diğer işlem ve eylemlere karşı önemli sayıda bireysel başvuru yapıldığını, bunların büyük bir kısmını tutuklama tedbirlerine karşı yapılan başvuruların oluşturduğunu bildiren Arslan, "Tutuklama tedbirinin OHAL kapsamında inceleme usulü ve yönteminin belirleneceği öncü dosyalardan birinin raportörlük düzeyindeki teknik çalışması bitmek üzere olup yakın zamanda bu konuda ilke kararı verilecektir. Öncü dosyaların karara bağlanmasından sonra tutuklama tedbirlerine ilişkin başvuruların da makul bir süre içinde karara bağlanması hedeflenmektedir." diye konuştu.



Batı'da artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığı


Batı'da yükselen ve gitgide derinleşen yabancı düşmanlığının, muasır medeniyeti tehdit ettiğine dikkati çeken Arslan, Avrupa'da birçok anayasa mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan yoğun insan hakları ihlallerine ve bu ihlallere sebep olan totaliter rejimlere tepki olarak kurulduğunu söyledi.


Söz konusu mahkemelerin varlık nedeninin, temel hak ve özgürlükleri korumak olduğunu söyleyen Arslan, "Bu tarihsel gerçeklere rağmen ve geçtiğimiz yüzyılda yaşanan onca savaş, katliam ve sistematik hak ihlallerinden sonra geldiğimiz noktada aynı akıl ve vicdan tutulmasını yaşamak büyük bir trajedi olsa gerek. Daha da vahimi, toplumsal ve siyasal alanda zemin bulan yabancı düşmanlığının ve İslamofobinin izlerinin yargıya da sıçramasıdır." diye konuştu.


Zühtü Arslan, gitgide yaygınlaşan ve her geçen gün yeni örnekleriyle karşılaşılan bu dışlayıcı yaklaşımın, "Sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir hayırseverlik gereği değil, sahip oldukları 'misafirperverlik hakkı' gereği, düşmanca muamele yapmama yükümlülüğümüz bulunmaktadır." diyen Immanuel Kant'ın kemiklerini sızlatacağını söyledi.



"Umarım insanlık, İzzetbegoviç'in evrensel mesajına kulak verir"


Arslan, aynı şekilde "öteki" olarak gördüklerine yönelik sorumluluklarını yerine getirmeyen bu tavrın, "Avrupa'ya özgü olan modernlik saatinde, Avrupalının vicdanı huzurlu değildir. Bu süregiden bin yılların da sonundaki vicdan rahatsızlığıdır." diyen Emmanuel Levinas'ın ruhunu muazzep kılacağını ifade etti.


Bu önemli meselenin kaynağında "öteki" ile sağlıklı bir ilişkinin kurulamamasının yattığına dikkati çeken Arslan, şunları kaydetti:


"Bu nedenle yaşanan küresel vicdan rahatsızlığını gidermenin yolu, başkasını da insan olarak görmek ve insan haklarının aynı zamanda 'ötekinin hakları' olduğunu kabul etmekten geçiyor. Bu da insanı 'eşrefi mahlukat' olarak gören bir anlayışı benimsemeyi ve özümsemeyi gerektirmektedir. Aslında bu anlayışın öncülüğünü yapan bir düşünürü ve devlet adamını hepimiz tanıyoruz. Bu kişi merhum Aliya İzzetbegoviç'tir. Avrupa'nın merkezinde, dünyanın gözleri önünde halkı katledilirken yakıcı ve yıkıcı bir savaşın tam ortasında, Aliya şöyle sesleniyordu, 'İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.' Aliya, bütünüyle ahlaki olarak nitelediği 'insan olmak ve insan kalmak' kavramını politik dile de çevirmiş, bu kavramın, hiç kimsenin dininden, ulusal kimliğinden ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacağı ve bunun temel yasa olarak kabul edildiği, hukuka uygun devlete tekabül ettiğini belirtmiştir. Kısacası 'insan olmak ve insan kalmak' kavramı, siyasi dilde çoğulcu demokratik hukuk devleti olarak formüle edilmiştir."


İnsan kalmanın, en hassas durumlarda bile hukuktan, hukukun üstünlüğünden ayrılmamayı ifade ettiğini vurgulayan Arslan, "Umarım akıl ve vicdan tutulması yaşayan, bu nedenle de yeni vicdan rahatsızlıklarına mahkum görünen insanlık, Aliya İzzetbegoviç'in bu evrensel mesajına kulak verir." vurgusunu yaptı.


Öte yandan Yüce Divan Salonu'na gelen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, tören başlamadan salondan ayrıldı. Perinçek, salondan çıkarken gazetecilerin sorusu üzerine, "Vatan Partisi Genel Başkanı'na protokolde 10'uncu sırayı ayırıyorsunuz. Bu olmaz." ifadesini kullandı.


AA

Güncelleme Tarihi: 25 Nisan 2017, 14:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5