Milli Eğitim Bakanlığı ve Aile Bakanlığı Milli Kurumlar Mıdır?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde 7. Aile Şurası'na katıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 7. Aile Şurası'nda yaptığı konuşmada öne çıkanlar şöyle:

“Batılı ülkelerde aile kavramının içi boşalırken, anne babanın yerini ya tek ebeveynli bir model ya da tek kişilik hayat biçimi alıyor. İnsan fıtratına aykırı sapkın ilişkilerin belli çevreler tarafından kasıtlı şekilde meşrulaştırılmaya çalışılması da, aile kurumuna yönelik ana tehditler arasındadır. Nikah akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız. Sürekli haz peşinde koşan hedonist ve egoist bir insan tipinin yüceltildiği bu gayri ahlaki hayat tarzı, maalesef etkisini ülkemizde her geçen yıl daha fazla gösteriyor.

Gayri ahlaki hayat tarzı ülkemizde etkisini her geçen yıl daha fazla gösteriyor. Aile kurumunu güçlendirecek politikalara önem veriyoruz. Biz başkaları gibi sosyal devletin istismarını yapmadık.

Güçlü milletler güçlü ailelerden oluşur. Onun için yıllarca bu ülkede kısırlaştırma adına her şeyi yaptılar. Doğum kontrolü dediler, aile planlaması dediler. Değişik isimlerle bize nüfuz etmeye çalıştılar. Tabii ki atılan bu adımlarla da nüfusumuz azaltıldı" diyen Erdoğan, "Ben bu milletin bir evladı olarak bu gidişi doğru bulmadım, bulmuyorum" ifadelerini kullandı.

Milli Eğitim Bakanlığı, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi”ni desteklemeye devam ederse, çocuklarımızın cinsiyetleri adeta kurban edilecek ve düzeltilemez, çok büyük bir sorunla millet olarak karşı karşıya kalacağız.

Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı gerçekten milli bilinç sahibi bir kurum mudur? Türk eğitim sistemi her dönemde, yani seksen öncesinde de ama özellikle seksen sonrasında daha da iflas etmiş bir sistemdir. Geçmişten günümüze Millî Eğitim Şûraları toplanır durur, kendince kararlar alınır. Vatanın, memleketin geleceğinin aydınlık olması adına, çocuklarımızı eğitmek için büyük kararlar almak gerekmiyor. Çocuklar için oyun oynamanın çok önemli olduğunu unutursak, çocuklarımızı eğitmek adına onların zihinlerini bilgi çöplüğüne dönüştürmüş oluruz. Muhakeme; yani “birbirine karşı savları olan iki yanı dinleyerek bir yargıya varma, yargılama” yeteneklerini öldürüyoruz. Bir parça çocuk psikolojisi bilenler, eğitimden birazcık anlayanlar bile çocuklarımıza bu vesile ile resmen zulüm yaptığımızı kabul edeceklerdir. Türkiye’de kararlar alınırken, uluslararası siyasete ya da ülke içindeki sosyolojik şartlara göre alınmaktadır ve bu karar alma süreçlerinde insan psikolojisi asla dikkate alınmaz; çünkü Türkiye’de hem evrensel hem de yerel psikolojimize dair derinlemesine çalışmalar yürütülmemektedir.

“…Çocukların zihin yapıları 7 yaştan öncekilerden farklı olduğu gibi, 11 yaştan sonrakilerde de farklıdır. Şu halde ilkokul çocuklarının eğitimi anaokulu çağındakilerden farklı olduğu gibi, ortaokul çağındakilerden de farklı olmalıdır. Fakat bu fark bizim memleketimizde çok defa bir derece farkı olarak anlaşılmakta ve yapılan hataların çoğu buradan kaynaklanmaktadır. İlkokul çocuğu yetişkin insanın küçültülmüş şekli değildir; yani yetişkin insana bir dersten 100 sayfa verir, ilkokul çocuğuna 2 sayfa verirseniz, bunlara seviyelerine göre hitap etmiş olmazsınız. İlkokul çağındaki çocuğun zihin yapısı ve işleyiş tarzı yetişkinlerdekinden farklıdır. İşte bu yüzdendir ki, bu çağdaki çocuğa yetişkinlere öğrettiğimiz bilgilerin öğretilmesiyle çocuk bakımından sağlanacak hiçbir fayda yoktur, tersine, böyle bir manasız yükleme çocuğun zihin gelişmesini boşu boşuna engelleyebilir.

Çocuğun ilkokul çağında ihtiyacı olan şey sayfalar dolusu bilgi değildir, o bilgileri alabilecek ve hazmedebilecek bir zihin olgunluğuna erişmektir. Bu da ancak dış dünyadaki olayların bağlı bulunduğu münasebet sistemiyle çocuk zihninin dayandığı prensipler arasında bir uygunluk sağlamakla olur. Böyle bir uygunluk çocuğa hayat tecrübesi imkanı vermekle kendiliğinden sağlanır. O kadar ki, çocuğun bu çağda okuma-yazma öğrenmesi bile şart değildir.

Bir çocuk, zihin gelişmesi normal tamamlandığı takdirde, okuma-yazma da dahil olmak üzere bütün beş yıllık ilkokul döneminde kendisine öğretilen şeyleri 12 yaşına geldiği zaman altı ay içinde büyük bir rahatlıkla öğrenebilir. On iki yaşında rahatlıkla öğreneceği şeyleri ise yedi yaşından on bir yaşına kadar her ne yapsanız öğretemezsiniz. Beş yıllık öğretimin gayesi o beş yılın sonunda çocukta belli bir takım bilgilerin bulunmasını sağlamaksa, çocuk beş yıl sonra onları bir çırpıda öğrenebileceğine göre, beş yıl müddetle onun kafasını doldurmak için sarf edilen gayretler masum çocuğa boşu boşuna zulmetmekten başka hiçbir mana ifade etmez.” (Dünden Bugüne Tarih, Kültür ve Milliyetçilik, Erol Güngör)

Anlamamız gerekir ki çocuklarımızın ilkokula başlama yaşı asla beş, altı ve altı-buçuk bile olmamalıdır. Yedi yaşından önce çocuklarını okula gönderen veliler çocuklarına en büyük kötülüğü etmektedirler. Bu kötülük sonucunda çocuklar psikolog ya da psikiyatrist kapılarında öğrenme sorunlarına nafile nafile (boşa giden, işe yaramayan, yararsız; boş yere, boşuna) çözüm aramaktadırlar.

Ritalin’lenen ya da Concerta’lanan çocuklar ilaç arsızı olmaktadırlar. Bu ilaç cinayetini anne babalar, yerine göre öğretmenlerle birlikte işlemektedirler. Anneler artık kadın günlerinde çaylarına kısırlarını keklerini katık ederken,

“Ritalin mi Concerta mı daha etkili?” tartışması yapmaktadırlar.

Okullar çocuklar için, modern bir hapishaneden öte bir işlevi olmayan kurumlardır. Çocuklar oyun oynamak için yaratılmışlarsa, gençler de isyan etmek için yaratılmışlardır. Gençlerin kuşak çatışması yaşamalarını ailede ve toplumda engellemek, devletin kendi kuyusunu bilerek ya da bilmeyerek kazmasıdır. Gençlerin sokaklarda kontrolü kaybetmeden eylemler yapmaları mümkünse engellenmemelidir; hatta teşvik bile edilmelidir. Devlet, gençlerin isyan dürtülerini engellerse gençleri terör örgütlerinin içine itecektir. Terörün içine bulaşan gençleri polis kurtaramadığı gibi, asker de kurtaramaz. Bu durumda üniversiteler de gençlerin bahar şenliklerinde coştukça coşmaları için, askerlikten kaçabildikleri kadar kaçmaları için dört yıl içinde kalınması gereken modern panayır alanlarıdır.

Bir istifa dilekçesi ile sözlerimizi sonlandırmış olalım:

“…Yukarıda sıralanan olumsuzluklar daha da uzatılabilir. Bu olumsuzluklar altında kişiliğimin ve mesleğimin olumsuz bir şekilde etkileneceği kaygısı ile istifa etmemin doğru olacağı inancındayım. Ki bütün çabalarımın göz ardı edilerek stajyerliğimin kaldırılmamasını göz önünde bulundurarak, geleceğin ümit vaat etmediğini görmekteyim.

Stajyerliğimin kaldırılmamasını dahi dikkate almayan beni kaygılandıran şudur ki, psikoloji de Pavlov'un köpeklerinin zil sesine salya saldıkları gibi kendi şahsi menfaatleri karşısında Pavlov'un köpekleri misali heyecana kapılan bu şahısların kirli ve küflü ellerinde yetişen masum nesillerin, güzel kokular saçan güller değil ölüm saçan zakkum çiçekleri, baldıran zehirleri olarak toplumda yer edinme ihtimalleridir. Gözlemlerim neticesinde güneydoğu bölgesinde dağların tepesinde suçlu insan aramanın bir faydası olmayacağı kanaati hasıl oldu. Eğer ki kirli ve küflü zihinlerin ellerinde filizlenen zakkum çiçekleri dağlara ekilmişse suçlu olan o kirli, küflü ve kokuşmuş zihinlerdir. Yine gözlemlerim neticesinde öğrencilerin dağlara olan sempatisi masum ve telafi edilebilirdir. Lakin şahsiyetsizliği şahsiyet edinmiş yöneticilerin kirli, küflü ve kokuşmuş zihinlerindeki menfilikler telafi edilemezdir. 

Artık uğruna sıkıntılara katlanacağımız, mücadele edeceğimiz, şartlar ne kadar feci olursa olsun yılmadan yaşatmaya çalışacağımız bir değere inanmıyoruz. Hayatımıza anlam veren, yitirdiğimiz zaman hayatımızın anlamını da birlikte yitireceğimiz yüce, kutsal değerlere inanmıyoruz. Böyle değerler olmadığı zaman insanlar kendilerini hayvanlara yaklaştıran biyolojik içgüdülerinin güdümüne girerler; herkesi birbirine düşüren, birbirinden uzaklaştıran ruhsal eğilimlerin, kibrin, kinin, hasedin esiri olurlar.

Milli Eğitim bünyesinde böyle esir idareci ve öğretmenlerin varlığını müşahede ettikten sonra, memleketimin geleceğinin aydınlık olacağına olan inancımın yok olmaması için, güneydoğunun çilekeş ve cefakar halkına (özellikle gençlerine) olan sevgi bağlarımın yok olmaması için, dört yıllık üniversite tahsilim esnasında daima öğretmen olacağım günü sabırsızlıkla beklememe rağmen ve hala öğretmenlikten daha güzel bir meslek olduğunu düşünmememe rağmen, stajyerliğimin kalkmamasının dikkate alınarak istifamın kabulü hususunda;

Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Saygılarımla

Hüseyin KAÇIN

Kızıltepe Lisesi

1995-1996

huseyinkacin@hotmail.com

Psikolog www.huseyinkacin.com

YORUM EKLE
YORUMLAR
İrfan Tümen
İrfan Tümen - 9 ay Önce

Bizim ülkemizde petrol yok. Elmas yok. Doğal gaz yok. Ama bizim genç nüfusumuz var. Türkiye'nin en stratejik unsuru Türk gençliğidir. Bu gençliğin geleceği noktasında sunduğunuz saptamaları yakından takip ediyoruz. Son derece stratejik buluyoruz. Gençliğimizi gözetip kollamanız bizleri ümitlendiriyor. Umarım siyasi karar vericiler neslinde de bir karşılığı olur. Umarım onlar da entelektüel gelişimleri noktasında sizler gibi biliminsanlarının çalışmalarını yakından takip ediyorlardır. Esenle kalın..

Ertuğrul Tulpar
Ertuğrul Tulpar - 8 ay Önce

Okula Erken Başlamanın Mahzurları

Tam bir eğitim çılgınlığı çağında yaşıyoruz. İnsanlar tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar uzun süre eğitim hayatında kalıyor. Eğitime başlama yaşı durmadan aşağı çekiliyor. Bir zamanlar anaokuluna gitmek istisnai ve şaşırtıcı bir durum olarak görünür ve görülürken, şimdi anaokulu öncesi eğitimin şart olduğundan bahsediliyor.

Eğitimde harcanan sürenin artmasının ana sorumlusu gittikçe daha çok insanı yıllar boyunca üretim süreçlerinin dışında tutmamızı sağlamaya yeten bir zenginlik yaratan kapitalizm ve meslekleri formel eğitimle elde edilebilen diplomalar üzerinden lisanslamayı teşvik eden devletçi zihniyet. Bu devletçi zihniyet tek bir tarafa mahsus değil, sağ da sol da, o da bu da, devletçi zihniyette ortak, hatta birbiriyle yarış hâlinde.

Eğitim sektöründe çalışmama rağmen bu formel eğitimi kutsallaştırma ve bireylerin tüm hayatını eğitime adama eğilimi beni rahatsız ediyor. Ancak, konuya ilgim ve konuyla ilgili bilgim genel olmanın ötesine geçmediği için iddialı şeyler söylemekten imtina ediyorum. Biraz da konuşmaktan korkuyorum. Eğitimciler kuvvetli bir çıkar grubu, toplum eğitime adeta tapıyor, bu yüzden, eğitimi eleştirmek bunu yapanın şu veya bu çapta linçle karşılaşması sonucunu verebilir. Linçe uğramak kolay değil. Buna benzer bir durumla tiyatro sanatını ve tiyatrocuları eleştirdiğimde karşılaşmıştım. Bu yüzden temkinliyim. Neme lâzım!

Kafamda bu düşünceler, kalbimde onların yansıması duygular dolanıp dururken, işin uzmanından sâdır olmuş ve erken yaşta eğitime başlatılmanın çocuklara verdiği zararları anlatan hoş bir yazıyla karşılaştım. Bu yazıdaki bazı fikirleri kendi fikirlerimle birleştirerek okuyucuya aktarmak istiyorum.

Kerry McDonald’ın ifade ettiği üzere, bir yıl, çocukların hayatında, olgunluk çağındaki insanlardan farklı olarak, çok şey fark ettirir. Bir yaşındaki çocuk ancak yürüyebilirken, iki yaşındaki sağa sola hamle eder, dört yaşındaki daima hareket halindedir ve sorular sorar, beş yaşındaki ise oturup anlatılanları dinleyebilir.

Tüm dünyada, özellikle de refah seviyesi yüksek ülkelerde okula başlama yaşı mütemadiyen düşüyor. Bu, çocukların öğrenmesi gereken şeylerin artması ve belki de öğrenme kapasitelerinin üstüne çıkması anlamına geliyor. ABD’nin rakamlarına bakalım: 1998’de öğretmenlerin % 31’i çocukların okumayı anaokulunda öğrenmesini beklemekteydi. 2010’da bu oran % 80’e çıktı. Erken okur olmanın iyilikten çok zarar yaratabileceğini gösteren çalışmalar olmasına rağmen, çocukların anaokulunda okumayı öğrenmesi ve hızla iyi okuyan okuyucular hâline gelmesi isteniyor.

Profesör Nancy Carlsson-Paige ve ekibi Reading in Kindergarten: Little to Gain and Much to Lose (Anokulunda Okumak: Kazanacak Az Kaybedecek Çok Şey) adlı raporlarında çocuklara gelişme seviyeleri ve öğrenme ihtiyaçları ve kültürleriyle uyumlu olmayan eğitim tecrübeleri yaşatılmasının onlara yetersizlik, kaygı ve karmaşa duygularının gelişmesini de kapsayan zararlar verdiğini belirtmekte. Ne yazık ki, erken okula başlatmanın çocuklara verdiği zararlar eğitim sisteminin problemi yerine çocukların problemi olarak görülüyor ve çocuklara daha fazla müdahalenin, yüklenmenin gerekçesi ve aracı kılınıyor. Öğretmenleri dinlemeyen, sandalyelerinde oturup hayal kuran çocuklara dikkat eksikliği ve hiperaktivite etiketleri yapıştırılıyor.

ABD’de Centers for Disease Control and Prevention adlı kuruluş dört ile on yedi yaş arasındaki çocukların 2003-2004’te % 11’ine dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konduğunu, bu oranın 2011-2012’de % 42’ye yükseldiğini rapor ediyor. Bundan daha da kötüsü bu teşhisin konulduğu öğrencilerin üçte birinin altı yaşından küçük olması.

McDonald’a göre bu sürpriz değil. Suni öğrenme çevrelerine yerleştirilen, ailelerinden uzun zamanlar için ayırılan ve standardize edilmiş, test temelli bir müfredata uymaları istenen öğrencilerin bunu kaldırması zor. Başka araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Başarısız olan çocuklar değil, onların çok erken yerleştirildiği okullar. Okula çok erken yaşta başlatılan çocukların DEHB ile teşhis edilmesi ihtimâli, sınıflarındaki daha yaşlı arkadaşlarınınkine nispetle daha yüksek. Bu tespit Harvard Üniversitesi araştırmacıları tarafından da doğrulanıyor.

Aslında velilerin ne olup bittiğini bilmek için araştırmacıların raporlarına ihtiyacı yok. Anne-babalar beş yaşındaki çocuk ile altı yaşındaki çocuk arasındaki farkı iyi bilir. Bu yüzden, çocuklarının okula başlama yaşı hakkında velilere söz hakkı tanınması gerekir. Ancak, dünyadaki eğilim tersine. Siyasî otoriteler kendini bu konuda tek yetkili görüyor. ABD’de New York şehri anaokulu öncesi programını üç yaşındaki çocuklara uzattı. Türkiye’de de durum aynı. Devlet eğitime başlama yaşını daha da aşağı çekmek için var gücüyle çalışıyor ve bununla övünüyor. Veliler ise sessiz. Başka birçok konuda konuşan sivil toplum kuruluşları var ama bu sorunla ilgilenen STK yok. Eğitimle ilgili STK’lar bazen devletten bile daha baskıcı bir profil çiziyor.

Eğitim önemli olabilir, ama eğitimin çocukluk çağını yiyip bitirmesine izin vermemek gerekir. Çok erken yaşta eğitime başlatılan çocukların muhayyel kazanışları kadar fiilî kayıpları ve zararları üzerinde de durmalıyız. Erken okula başlatılmadan zarar gören çocuklar yarının yetişkinleri oldukları zaman hem kendileri daha ağır sorunlarla karşılaşabilirler hem de toplum için ağır sorunlar yaratabilirler.

Metin KARACA
Metin KARACA - 8 ay Önce

D. Mehmet Doğan: Milli Eğitim Bakanı Nureddin Topçu okudu mu?

Aslında soru şöyle sorulabilirdi: Millî Eğitim Bakanı Nureddin Topçu’dan haberdar mı?Soru cevabını ifşa ediyor aslında. Tanısaydı, okusaydı başka, bambaşka bir programla çıkardı karşımıza.
Asıl felaketimiz, diplomalı okur yazarlığı çoğaltmak, gerçek okur yazarı azaltmak; “milli eğitim” bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor.

Türkiye diplomalı okur yazarlıkta, ilk öğretimde yüzde yüze yaklaşıyor. Bu alfabe inkılâbı yapılırken en yakın hedefti. Mustafa Kemal Paşa 1928’de Sarayburnu konuşmasında bütün milletin en fazla on-on beş yıl içinde okur yazar olacağını söylemişti; Latin harfleri sayesinde tabiî… Harf inkılabından on yıl sonra vefat ettiğinde, okur yazarlık oranı yüzde yirmilerdeydi.

Alfabe ile okur yazarlık arasında kurulan bu ilişki inandırıcı olabilir mi? Arap alfabesi okur yazarlığa mâni, Latin alfabesi ile mesele çözülür! Kemal Paşa’nın tezi sağlığında iflas etmişti. Şu sıralar Latin alfabesi kullanan Türkiye ile Arap alfabesinden vazgeçmeyen İran’ın okuryazarlık oranları neredeyse aynı.

“Arap alfabesi”ne rahmet okutan yazı sistemleri var dünyada. Çin, Kore, Japon yazıları…Üç ülkede de okuryazarlık yüzde yüze yaklaşıyor. Japonlarda alfabeler kademe kademe. Birinci kademede Katakana alfabesi var ve 46 karakterden oluşuyor. Kanji alfabesinde onbinlerce karakter varmış, 1945 karaktere düşürülmüş. Bunların dışında özel isimleri yazmak için 983 karakterlik bir liste de mevcutmuş…

Milleti yüzde yüz diplomalı okuryazar yapmamıza az kaldı, peki sonuç ne? Türkiye kitap okurluğu sıralamasında diplerde yer alıyor. Orta öğretim öğrencilerinin okuduğunu anlama konusundaki vahim durumu Pisa ölçümlerinde ortaya çıkmıştı.

Başarıyı rakamlarda, istatistiklerde aramak neyi değiştiriyor? Bütün milli eğitim bakanları daha çok okul yapmakla, derslik açmakla, ikili öğretimi kaldırmakla öğündüler. Bunlar öğünülecek şeyler elbette. Fiziki şartları iyileştirmek gereklidir, fakat yeterli midir? Bunun üzerinde duran olmadı.

Konuyu dağıttık sanki. Nureddin Topçu, Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi ile ilgili düşünen ve sıradanlığa düşmeyen nadir fikir adamlarımızdan birisi. Kendisi maarifin içinden geliyor, 40 yıl lise öğretmenliği yapmış. Gerçek anlamda “muallim”. Yalnız Nureddin Topçu, eğitimin, öğretimin daha doğrusu “maarif”in ruhunu kavramış ve ona göre düşüncelerini derinlemesine ifade etmiştir.

Şu sözü hüsnü hatla yazıp maarif vekillerinin fonuna asmak gerekir: “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir!”

Koskoca bir maarif sistemini yalnız bu cümlede ifade edilen hükme göre tanzim etmek mümkündür. Milli Eğitim, adına rağmen gerçekte öğretim bakanlığıdır. Eski yeni, gerekli gereksiz bilgilerin genç beyinlere aktarıldığı devasa bir cihazdır. Bu aktarma işindeki başarısı ayrı mesele, bu bilgilerin gençleri merak uyandırarak araştırmaya sevk etmesi durumu ile karşılaşmıyoruz. Gençlerin ite kaka da olsa kitap okumaya, ufuklarını genişletmeye yönelik bir tutumlarının olmaması en güçlü delilimiz.

Topçu, “çocuğa herşeyi öğreten mektep onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor”diyor. Tahsil aslında bilgi öğretmek yanında değer kazandırmalıdır. Milli Eğitim gençlerimize hangi değerleri kazandırıyor? Nureddin Topçu, eğitim sistemi içinde değer kazandırıcı müfredatın nasıl bir değişim geçirdiğini şöyle özetliyor: “İnsanı düşündürecek felsefe kültürü okullarda şöyle bir inkılâp geçirdi. Önce metafiziğin Allah bahsi lise programlarından çıkarıldı, sonra Allah’a götürüyor diye ruh bahsi de atıldı. Daha sonra varlık üzerinde düşündürdüğü için bütün metafizik bahisleri lise felsefe programlarından çıkarıldı. İnsanı tanıtan ahlâk bahsi lise felsefe programların ufak bir köşesine sıkıştırıldı…”

Topçu’nun söylediklerine son noktayı biz koyalım: Ve sonunda felsefe dersleri seçimlik hâle getirildi!

Topçu’nun asıl mesleği “muallimlik”ti. İlim kökünden “muallim”in çağrışım zenginliği karşısında “öğretmen” “sözcüğü!” ne kadar âcizdir!. Topçu bir mürebbî olarak şöyle söylüyordu: “Gencimizin ruhu sarsıntı halindedir. Gençler spor, siyaset ve kazançtan ibaret üçüzlü hayat maddeciliğine daha beşikten blaşlıyarak meftun yetişmektedirler. Bu üçüzlü belâ onların ruhunda güneş ve tabiat, aşk ve miraç yaşatmıyarak, varlığını maddenin altında ezilmiş bir iskelet halinde beşikten mezara kadar takip ediyor ve bir çelenkle sarıp toprağa teslim ediyor.”

Türkiye’nin Maarif Davası Milli Eğitim Bakanı’nın başucu kitabı olmalı!

Not: Bu yazı başlığını on yıl önce de kullanmışım. O zaman -hikmetinden sual olunmaz- bir hanım bakan yapılmıştı. Tabii sorumuz cevapsız kalmıştı, şimdi de cevap beklemiyoruz.

banner5