26.08.2020, 12:06

Sanatta şirk problemi nasıl aşılmıştır?

Tasavvuf ve sanat ilişkisi konusunda son olarak, tasavvuftaki itidal ile sanattaki infial esasından ve metafizik bağ yönünden ortaya çıkan çelişkiler söz konusuyken, bir de terbiye planında sanat çabasını tasavvufa dahil etmek, sanat verimlerine / eserlerine kutsiyet atfetmeyi gerektirmez ve bu da önümüze her şeyden önce bir şirk sorunu olarak çıkmaz mı, diye sormuştuk.

Bu sorunun cevabı, tasavvuf anlayışındaki farklılıklara göre kimi değişiklikler gösterse de, asıl Muhammedi tasavvuf açısından nettir.

Sorudaki vurgu, şeriat ile tasavvuf arasında şirke dair olası bir ayrıma değil (ki böyle bir şey zaten muhaldir), sanat eserinin kutsallaştırılma ihtimalinedir.

Son tahlilde bir kâmil insan olma arayışı olarak tasavvuf, hâl ilmi olması bakımından, doğrudan değil ancak ferdi ilişkiler yönünden surete girer ki, bu suret de zaten bizim kastettiğimiz eser suretiyle bir tutulamaz.

Bu bakımdan sorudaki şirke esas eser / suret, doğrudan putlaştırılma potansiyeli bulunan surettir ki, bu manada tasavvufun, bir eserin en yaygın putlaştırma araçlarından biri olan kutsallaştırmadaki muhtemel etkisi mezkur soruya taşınmış olmaktadır.

Kur’an’da, vahiy ile şiirin arasında kapatılamaz bir mesafenin oluşturulduğunu da hatırlatarak, İslam sanat aklının oluşumunda, sanat eserinin ne’liğine mahsus bir yapılandırmanın gerek düşünce gerekse form planında öncelikli olduğunu söylemek durumdayız. Ki, bu öncelikte şirke düşmemenin / şirkten korunmanın belirleyici olduğu da aşikardır.

Şöyle ki:

“De ki, ‘Size amel yönünden en fazla zarara uğrayanları bildirelim mi?’ Onlar, kendilerinin güzel iş yaptıklarını (yuhsinune sun’an) zannettikleri halde, dünya hayatındaki çalışmaları boşa giden kimselerdir. Onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir; artık onlar için kıyamet gününde bir terazi kurmayız.” (Kehf, 18:103-105) mealindeki ayetlerde güzel iş nitelemesiyle, sanat kelimelerinin birlikte kullanılması, İslam sanat aklı açısında bağlayıcıdır.

Hemen belirtelim ki, Zemahşerî’nin Keşşâf Tefsiri’nde, “çalışmaları boşa gidenler” olarak, Ruhban sınıfının, Ehl-i Kitap’ın, Harûrî Hâricîler’in zikredilmeleri ama ayette yer alışına rağmen sanat ehlinin zikredilmemesi, sanat kelimesinin o zamanki içeriğiyle ve işleviyle ilgilidir. Diğer bir söyleyişle sanat henüz müstakil bir iş, sanatçı özel bir iş-çi olmadığı için ilgili tefsirlerde doğal olarak yer almaz.

Nitekim bizim zamanımıza daha yakın olarak yaşayan İbn Acîbe (v. 1809), Bahrü’l-Medîd’inde ilgili ayetleri tefsir ederken riyakarları, gösteriş için ibadet edenleri, keramete ulaşmak ve elinden harika işlerin gerçekleşmesi için ibadette bulunanları; bâtınî hakikatlerden perdelendiklerinden zahirede takılıp kalanları ve kalp ilminden gafil olanları mezkur nitelemeye dahil ederek, bunda kavme, zamana ve şartlara bağlı olarak kimi değişmelerin olabileceğini de belirtmektedir:

“Bazen bir iş, bir kavme göre ibadet olur, diğer kavme göre o, bir tembellik ve fuzuli işle uğraşmak sayılır. Salih insanlara göre iyilik olan öyle işler vardır ki mukarrebîn makamındaki ariflere göre onlar kötülük sayılır. Bunu sadece, azalarla ibadet halinden kalp ve sırla ibadet haline yükselen kimseler anlar. Hayırlı işlerde muvaffak olmak sadece yüce Allah’ın yardımıyla mümkündür.”

İbn Acîbe’nin bu yorumları bize, İslam aklı içinde sanatçıların yerlerinin ve hadlerinin belirlenmesi cihetinden cesaret vermektedir. Buna göre, sanatçıların “çalışmaları boşa gidenler”den olmamaları; kıyamet gününde teraziye bile konu edilmeyecek iş ortaya koymamaları asıldır ki, İslam sanat aklı yukarıda zikrettiğimiz şekliyle bu hassasiyeti ayet üzerinden elde etmekle kalmamış, uygulama esaslarını da bir ilk örnek üzerinden tayin etmiştir.

İlk örnekten kastımız: Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’dır.

Kubbetü’s-Sahra, Hz. Peygamber’in vefatından altı yıl gibi bir süre sonra Kudüs’ü teslim alan Hz. Ömer’in emri üzerine, 692 yılında Müslümanların en görkemli ilk mescidi olarak inşa edilmiştir.

Kubbetü’s-Sahra’nın İslam sanat aklı açısından önemini, kendi zamanının şarkiyatçı şartlanması içinde anlamaya çalışan Oleg Grabar’in “Neden, 692 yılında Kudüs kentinin Herodes döneminden kalma görkemli yapay terasının biraz kuzeyinde, bir yuvarlak merkezden uzanan iki sekizgen gezinti mekanından oluşan bir yapı kurulmuştur?” sorusundan hareketle düşünmek bile bize yeterli gelecektir.

Zira konumuz esasında kutsallaştırma sorunu, kutsal mabet terimlerine bitişiktir.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@