ŞAM YÜCE DİRİLİŞ
Bir şehir değil artık.
Bir hafıza mezarlığı.
Yermük…
Bir kamp değil.
Bir imtihanın adı.
Orada açlıktan ölen çocukların sesi hâlâ toprağın altında.
Kurşunlardan değil…
ihanetten öldüler.
Ve biz…
unutmadık.
Unutmadık o dar sokaklarda sıkışan nefesleri.
Unutmadık duvarlara yazılan son cümleleri.
Unutmadık “su var mı?” diye soran gözleri.
Ama en çok neyi unutmadık biliyor musun?
Kimlerin sustuğunu.
Kimlerin baktığını.
Kimlerin yaptığını.
Ve biz hiç Şam’daki Yermük Filistin kampını HİÇ unutmadık.
İmam Mehdi İzcileri de unutmadık.
O sokaklarda sadece savaş olmadı.
Temizlik yapıldı.
Ama bu temizlik insandan arındırma operasyonuydu.
Bir mezhep uğruna…
bir ideoloji uğruna…
bir plan uğruna…
İnsan harcandı.
Ve bunu yapanlar hâlâ “direniş” diye anlatılıyor bazılarına.
Biz…
unutmadık.
Hizbullah…
Bir zamanlar “direnişin sembolü” diye anlatılan yapı…
ne zaman başka cephelere döndü,
ne zaman namlunun yönü değişti,
kimse fark etmedi.
Ama biz fark ettik.
Çünkü mesele İsrail değilmiş meğer sadece.
Mesele hat kurmakmış.
Mesele alan tutmakmış.
Mesele…
bir harita çizmekmiş.
Ve o harita çizilirken insan silinmiş.
Kudüs Gücü…
Senide unutmadık.
Kasım Süleymani
Ebu Mehdi el-Mühendis
Onların yaptıklarını da unutmadık.
Onlar bir sistem kurdu.
Bir hat çekti.
Bir düzen inşa etti.
Ama o düzenin altında…
insan vardı.
Hasan Nasrallah
Ekranlardan konuştu.
Kalabalıkları yönetti.
Emir verdi.
Ama sahada olanlar ekranda görünmedi.
Kaç milyon Sünni cana kıydığı kameraya girmedi.
Ekranlara çıkmadı.
Ama biz unutmadık.
Suriye unutmadı.
Filistin unutmadı.
Gazze.. unutmadı.
Şimdi dön bak.
Neredeler?
Süleymani yok.
Mühendis yok.
Sahadaki birçok isim yok.
Birçoğu öldü.
Birçoğu silindi.
Birçoğu… kullanıldı.
İran Hilali uğruna milyonlarca cana kıydılar.
Kadın çocuk demeden.
Pers aklından çıkan bir etki…
Bağdat’ta kök saldı.
Şam’da sertleşti.
Beyrut’ta silahlandı.
Bir hat kuruldu.
Ama bu hat sadece mezhep hattı değildi.
Bu hat ölüm hattıydı.
Ve bu hat kurulurken kimler ezildi?
Bunu herkes sormuyor.
Biz soruyoruz.
Ama burada en tehlikeli şey ne biliyor musun?
Unutmak değil.
Alışmak.
İnsan bir şeye alıştığında onu sorgulamayı bırakır.
Bugün birçok kişi duyduklarıyla değil, alıştıklarıyla düşünüyor.
Bir tarafı kutsuyor.
Bir tarafı şeytanlaştırıyor.
Ama hakikat…
iki tarafın ortasında değil.
iki tarafın arkasında.
Herkes hesabını tutuyor.
Amerika tutuyor.
Rusya tutuyor.
İran tutuyor.
İsrail tutuyor.
Ve biz…
biz de tutuyoruz.
Ama bizim hesabımız aceleye gelmez.
Çünkü bu coğrafyada acele eden kaybeder.
Susuyoruz.
Evet susuyoruz.
Ama bu suskunluk…
korku değil.
Bu suskunluk…
kontrol.
Çünkü biliyoruz:
Bir kelime bir kıvılcım olabilir.
Ve bu coğrafya kuru ot.
Bir kıvılcım yeter.
Mezhep…
İşte en büyük tuzak.
Seni öfkelendirir.
Seni kör eder.
Seni yönlendirir.
Ve en sonunda seni kullanır.
Bugün mezhep üzerinden konuşanların çoğu kendi adına konuşmuyor.
Bir planın parçası oluyor.
Farkında olmadan.
O yüzden susuyoruz.
Çünkü biz ateşi büyüten değiliz.
Biz ateşi kontrol edeniz.
Ama bu unutmak değildir.
İşte en büyük hastalık balık hafızalı olmaktır.
Dün olanı unutan yarın aynı hatayı tekrar eder.
Bugün Yermük’ü unutan yarın başka bir Yermük’te ağlar.
Bugün yapılanları görmeyen yarın bedelini öder.
O yüzden diyoruz:
Balık hafızalı olmayın.
Aşırı tarafgirlik…
Bir başka tuzak.
Birini savunacağım diye her yaptığını meşru görmek…
Bu akıl değil.
Bu bağlılık değil.
Bu körlük.
Devletler böyle bakmaz.
Devletler… çıkarına bakar.
Ve Türk Devleti…
duyguyla yürümez.
Bu devlet…
yüzyılların süzgecinden geçmiş bir akıldır.
Selçuklu’dan gelen bir sabır…
Osmanlı’dan gelen bir derinlik…
Cumhuriyet’ten gelen bir disiplin…
Bu üçü birleşir ve ortaya bir şey çıkar:
Devlet aklı.
Bu akıl bağırmaz.
Bu akıl tweet atmaz.
Bu akıl ekranlarda tartışmaz.
Bu akıl…
bekler.
Gölgelerle yürür.
Görünmez.
Ama hissedilir.
Bir yerde bir denge değişiyorsa, bir yerde bir hat kırılıyorsa, bil ki o gölge oradan geçmiştir.
Zaman…
İşte her şey zamanla ilgili.
Erken hamle… kaybettirir.
Geç hamle… bitirir.
Doğru zaman ise oyunu değiştirir.
Ve bu devlet…
zamanını bekler.
Ama şunu herkes bilsin:
Unutmadık.
Ne Yermük’ü…
Ne o kampları…
Ne yapılanları…
Ne isimleri…
Ne emirleri…
Ne sonuçları…
Hepsi kayıtlı.
Sadece bizim hafızamızda değil tarihin kendisinde.
Gün gelir defterler açılır.
Gün gelir hesaplar kapanır.
Ama o gün bağırarak değil, sessizce gelir.
O yüzden:
Unutmadık.
Ama konuşmuyoruz.
Konuşmadığımız için yok sanmayın.
Sessizliğimizi zayıflık sanmayın.
Çünkü biz sustuğumuzda değil, konuştuğumuzda tehlikeliyiz.
Ve o gün geldiğinde kimsenin bahanesi kalmayacak.
Kardeşlerim...
Mezhepçilik bu ümmete kurulmuş en büyük tuzaklardan biridir.
Biz o tuzağa düşmeyiz.
İslam tektir.
Allah tektir.
Peygamber tektir.
Yol tektir.
Hz. Ali de bizimdir…
Hz. Hasan da…
Hz. Hüseyin de…
Hz. Osman da…
Biz ayırmayız.
Ayıranlardan da olmayız.
Bu bir tercih değil bu bir duruştur.
Kabul etmeyen zaten bizimle aynı yolda değildir.
Ve unutulmasın:
Zamanı geldiğinde defterler açılır.
Sessizlik biter.
Hesap görülür.




