Cedide Köprülü, bu haftaki köşe yazısında terör ile terörizm arasındaki ince çizgiye dikkat çekerek; bir eylemin bittiği yerde terörizmin nasıl kendi ekonomisini ve gürültüsünü üreten bir sisteme dönüştüğünü kaleme aldı.
İşte o yazı...
SEBEP BİTER, GÜRÜLTÜ KALIR
Terör bir eylemdir; terörizm, kendi çıkardığı sesle yaşayan bir sistemdir.
İnsan kavramlarla düşünür. Ve bir kavramı güçlü ya da güçsüz kılan şey, tanımıdır. Yani nereye kadar uzandığı, neyi kapsadığı. Burada garip bir kural işler: Bir şeyi ne kadar kolay tanımlıyorsak bize göre o kadar zayıftır. Öte yandan ne kadar zorlanıyorsak o kadar güçlü. Şimdi buradan bakın: Beşerî bilimlerin her dalı terör kavramını rahatça tanımlar. Ama "terörizm"? Onu tanımlamakta hep çaresiz kalırız nedense! Oysa terörizm, terörün bir "-izm" almış, fikre bürünmüş hâli olmalı. Belki de bu çaresizlik bir eksiklik değildir. Belki de terörizmin asıl gücü, tam da tanımlanamıyor oluşudur.
Farkı en baştan koyalım: Terör bir eylemdir; bir sebebi olabilir. Terörizm ise bir sistemdir. Ve bir sistem sebeple değil, gürültüyle çalışır. Sebep biter, tükenir, çözülür. Gürültü ise kendi kendini üretir. Terörizmin dehası buradadır: Kendi çıkardığı sesi, kendi yakıtına çevirir.
Bunu bir hikâyeyle anlatayım çünkü en sert gerçekler çoğu zaman en yumuşak kılıflarda saklanır.
Bir grup sincap düşünün; küçük, zararsız, sevimli. Bir duvarı deliyorlar. Bu duvar, hepimizin üzerinde sessizce uzlaştığı toplumsal düzen: Yazılı yazısız kurallar, ortak yaşam biçimi gibi. Peki neden deliyorlar? Başlangıçta bir sebep var: Kendilerine dikte edilene, "şöyle inanacaksın, böyle yaşayacaksın" denmesine duydukları öfke. Bir başkaldırı. Ya da inandıklarının peşinde bir serüven…
Duvarın öte yanındakiler bunu fark edince tepkisiz kalır mı? Kalmaz. İkinci bir sincap grubu, delenlere karşı harekete geçer. Ve işte o an tuhaf bir şey olur: İlk sebep yavaş yavaş buharlaşır. Sincaplar kendi içlerinde bölünür. Duvarın başka yerlerini, bu kez daha sert yöntemlerle delmeye koyulur. Çünkü artık mesele, duvar değildir. Mesele, hangi grubun daha hızlı, daha yüksek sesle deldiğidir. Sebep ölmüş, ama gürültü büyümüştür. İşte terörden terörizme geçilen eşik tam burasıdır: Eylemin amacı ortadan kalkar, sesi kalır. Ve sistem, o sesle beslenmeye başlar.
Peki bu gürültüden ne çıkar? Duvara dikkatle bakın. Eğer sonunda bir kazanç, bir ganimet varsa ki buna savaş denir. Eğer delikler, duvarı yıkmaz ama içeri fazla hava sızdırıyorsa yani iki taraf birbirinin fikrini sızdıra sızdıra tanışıyorsa buna, yapay demokratikleşme denir. Eğer daha aklı başında birkaç sincap, sert duvarı delmek yerine yumuşak topraktan bir tünel açıp iki yaka arasında sessizce mal taşıyorsa, buna da kapitalizm denir. Ve o yer altı koridorlarının hepsine birden bir ad verilir: Savaş ve terör ekonomisi. Çünkü bir noktadan sonra terörizmin beslediği şey artık bir dava değil, bir bütçedir. Gürültü, çoktan paraya dönmüştür.
Oğuz Atay'ın Olric'ini hatırlayın: Tutunamayanlar'ın o içeriden konuşan, insanın kendine itiraf edemediklerini fısıldayan sesi. Delik deşik olmuş duvarın önünde Olric sorar: "İnandığın şeyle, uğruna savaştığın şey hâlâ aynı mı?" Yer altındaki koridorlardan aslan kükremesi gibi bir cevap gelir: "Kes sesini!" İşte o "kes sesini", terörizmin ta kendisidir. Çünkü o soruya verilecek dürüst bir cevap, koridorları kapatırdı. Gürültüyü kesmek ise sistemi aç bırakmaktır.
Bir topluluk, kabul görmüş gerçekliğin içinde kendine ikinci bir gerçeklik kurar ve bu ikinci dünyaya uygun bir inanç sistemi geliştirirse buna, sosyal şizofreni denir. Sincaplarımızın hâli tam olarak budur: Delme sebebini çoktan unutmuş, ama delmeye kutsal bir anlam yüklemiş bir alt-dünya vardır mesela. O alt-dünyayı ayakta tutan şey de artık yola çıkma sebepleri değil, gürültünün kendisidir.
Burada ince bir ayrım işliyor: Gerçek ile hakikat. Gerçek, yerleşik olandır. Hakikat ise olması gerekendir. Ve biz, şiddeti çoğu zaman hakikat düzeyinde değil, gerçek düzeyinde algılarız. Bir örnek: Sevdiğimiz bir oyuncu, perdede koca bir tabur adamı biçtiğinde ona hak veririz. Ama aynı adam, sokakta tek bir kişiyi bırak öldürmeyi, azıcık dövse ona olan bütün sempatimizi bir anda yitiririz. Neden? Çünkü perdedeki karakter "hakikat" değil, sadece "gerçek"tir. Bir bakıma içimizdeki bastırılmış şiddetin zararsız bir tatminidir. Ekrandan izlediğimiz şiddet de bir süre sonra oraya düşer. Yeterince tekrarlanan bir haber, artık bir bilgi değil, bir gürültüdür. Ve gürültü, bir yerden sonra bizi bilgilendirmez, sadece uyuşturur.
İşte sistemin en sinsi hamlesi budur. Bir sayı yeterince büyürse, artık insan olmaktan çıkar, bir arka plan uğultusuna dönüşür. Ölü sayısı bir eşiği geçtiğinde onu artık hissetmeyiz. Yalnızca duyarız, o kadar! Ve bu uyuşma, sistemin bir kusuru değil, bir savunma refleksidir. Çünkü acıyı hâlâ hissedebilen bir toplum, o koridorları çoktan kapatırdı. Bizi uyuşuk tutan gürültü, aslında sistemin kendini koruma sesidir.
Sonra bir gün, bir irade çıkar ve "sebep bitti" der. Silahlar sahnede gömülür, kadrolar dağılır, masalar kurulur. Ve tam o anda sistem son gürültüsünü üretir: Meseleyi adlandırma kavgası. Ortaya çıkan bu yeni hâlin adı ne olacak? Herkes kendi kelimesini dayatmaya çalışır çünkü hatırlayın, bir şeyi adlandıran, onu yönetir. Adı koyan, hikâyeyi de yazar.
Ama asıl soru adında değil. Asıl soru şu: Bu, terörün sonu mu? Yani sebebin gerçekten çözülmesi mi? Yoksa terörizm çoktan bir ekonomiye, bir gürültü fabrikasına dönüştüğü için, hiçbir iradenin tek bir cümleyle susturamayacağı kendine ait bir kaderi mi var? Bir sebep, bir kararla bitirilebilir. Bir gürültü fabrikası ise ancak susturulur (ve fabrikalar susmaya direnir).
Burada Atay'a dönelim. Atay noktalama işareti kullanmazdı. Ona göre âlem, duraksamayan, kesintisiz tek bir cümleydi. İradeler de böyledir: Onların dünyasında her şey sürekli bir akıştır. Nokta yok, virgül yok. Kalabalıkları da bu kesintisiz, nefes aldırmayan dille yönetirler.
Ama bir terörü bitirmek, tıpkı bir devleti yönetmek gibi, kesintisiz değil kesikli bir iştir. Küçük küçük, inatçı mekanizmaların toplamıdır. İçinde noktası da vardır, virgülü de. Bu yüzden terörü iradeler kaleme alır. Tanımını, sebebini, başlangıcını, hatta bitişini de onlar yazar. Ama kaderine mekanizmalar yön verir.
Bir irade "sebep bitti" diyebilir. Mekanizmanın onu dinleyip dinlemeyeceği ise bambaşka bir sorudur. Ve o sorunun cevabı, seçtiğimiz isimde de verilen sözlerde de değil, gürültünün gerçekten kesilip kesilmediğinde, ezcümle koridorların açık kalıp kalmayacağında saklıdır.




