12.08.2020, 15:14

“Kişi sevdikleriyle beraberdir”

Önceki yazımızda, sevginin bir nispet / tezahür / fenomen oluşunu, William C. Chittick’in Müstemlî Buhârî’den naklettiği bir yorumla paylaşmış, tarifi yapılamayan, nispetliği yönünden ancak tezahürleri sayesinde bilinebilen sevgi için, İslam sanat aklının emsallerine göre farklarının da zuhuru tahtında Peygamber Efendimiz’in şu hadisini zikretmiştik:

“Kişi sevdikleriyle beraberdir.”

Enes bin Mâlik, Abdullah bin Mesud, Zirr ibni Hubeyş ve Ebu Musa el-Eş’arî gibi büyük sahâbîlerden nakledilen bu hadis, sorulan soru ile verilen cevaptaki anlam denkliği bakımından doğrudan Peygamberimiz’in sevilmesine yorulsa da, “El merü me’a men ehabbe”deki kişi tekil alınmakla birlikte, sevgi kelimesine yüklenen genellik cihetinden eşten mesleğe, maldan evlada, işten ilgiye... sevilme özelliğine sahip olan her şeye teşmil edilebilecek durumdadır.

Heidegger’in kelimeleriyle açacak olursak, “Zira biz sadece sevdiğimiz şeye muktediriz. Ancak biz bir de sadece bizi seveni, yani bizi özümüzde tutan şey olarak özümüze hitap etmesi suretiyle bizi seveni hakiki anlamda severiz. Tutmak (halten) aslında himaye etmek (hüten) demektir, otlaklarda otlatmak demektir. Fakat bizi özümüzde tutan şeyi, bizi kendiliğimizden hareketle muhafaza ettiğimiz müddetçe bizi tutar. Onu hafızamızdan çıkarmadığımız takdirde onu muhafaza etmiş oluruz. Hafıza düşünmenin toplanmasıdır. Neyin üzerine (toplanır)? Bizim tarafımızdan dikkate alınıp düşünülmüş olduğu surette bizi tutan şeyin üzerine (toplanır); yani o, dikkate alınıp düşünülmesi gereken olduğu için düşünülmüştür. Dikkate alınıp düşünülmüş olan, bizim sevmemizden dolayı bir hatıra (Andanken) ile hediyelendirilmiş olandır. Kendi içinde dikkate alınıp düşünülmesi gereken şeyi sevdiğimiz takdirde ancak düşünmeye muktedir oluruz.” (Düşünmek Ne Demektir, çev.: İlhan Turan, Dergah Yayınları, İstanbul 2019)

Burada, kelime farklarıyla önümüze serilen hatıra ve hatırlama’yı, Maurice Merleau-Ponty’nin, şu tanımının içinden düşünmemizin daha makul olacağını belirtmeden geçmeyelim:

“Hatırlamak bilincin bakışının önüne, kendinde sürüp giden bir geçmiş tablosu koymak değil, geçmişin ufkuna dalmak ve özetlediği deneyimler zamandaki kendi yerlerinde yeniden yaşayana kadar, bu ufuktan iç içe geçmiş perspektifleri yavaş yavaş açarak işlemektir. Algılamak hatırlamak değildir.” (Algının Fenomenolojisi, çev.: Emine Sarıkartal, Eylem Hacımuratoğlu, İthaki Yayınları, İstanbul 2016)

Efendimiz’in hadisine tekrar dönecek olursak: sevmek hafızaya yazmak, gönle indirmek, el üstünde tutmak, zikrinde olmak, hatırasına ermek, hatırlamak... sevdiğiyle beraber olmanın şartı haline geldiği gibi, onun tabii sonuçları haline de gelir.

İslam metafiziğinde (tasavvufta), sevginin kiplerinden biri olan aşkın “bizzat kendisi kuştur, yuvadır; zâttır, sıfattır; tüydür, kanattır; havadır, uçuştur; avcıdır, avdır; kıbledir, kıbleye durandır; tâliptir, matlûptur; evveldir, âhirdir; sultandır, tebaadır; kılıçtır, kındır; bahçedir, ağaçtır; hem dâl’dır, hem meyvedir; hem yuva hem de kuştur” şeklinde yorumlanışına bakarak (Ahmed Gazâlî, Aşıkların Hâlleri, çev.: Turan Koç, Mehmet Çetinkaya, Hece Yayınları, Ankara 2008), İslam sanat aklında sevginin nasıl bir karşılığa sahip olabileceğini tayin etmek mümkündür.

Özellikle, “Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin (tusne’a) diye tarafımızdan bir sevgi (mehebbeten) bırakmıştım.” (Taha 20:39) mealindeki ayette sanat ve sevgi kelimelerinin birlikte zikredilmesi, İslam sanat aklında sevilmeye layık olan(lar)la, sevmeye layık kılınanlar arasındaki ilişkinin zorunluluğunu ifade eder.

Buna göre sevmek, yaratmak ve yapmak fiillerinin müşterekliğinde oluşan İslam sanat aklı hattatın harfi, şairin kelimeyi, neyzenin ney’i, çinicinin ateşi, musavvirin tasviri, müzehhibin tezhibi, mimarın mescidi... sevdiğini var sayar.

Ki, söz konusu akıl tarafından sanatın, Müslümanca duymanın, düşünmenin, dokunmanın, bakmanın ve yapmanın terbiyesi olarak tanımlanması, yapmaya gelinceye kadar uğranılması zorunlu olan menzilleri de kendiliğinden açığa çıkartır.

O halde mezkur hadis, İslam sanat aklındaki karşılığıyla, ilgili duymanın, düşünmenin, dokunmanın, bakmanın ve yapmanın terbiyesinde bir sonucu işaret ederken, aynı zamanda bir mensubiyet ilişkisini inşa etmektedir.

Zira, sevdiklerimizin yolunda yürürüz.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@