Maddi sebeplerle bir yere kadar! Kat'i izah ve hüküm, maddi sebeplerin gölgesinde kalan manevi sebeplerde düğümleniyor. İki kanadıyla uçmaya sevk edilmiş bu zıtlar uyumunu, tek kanatla uçurmak heves ve iddiası hakiki bela... Ne yazık ki her kişi bir bakıma somutlara müptela!

Gözün gördüğü ve elin tuttuğu ile iş görmek elzem ilk adımda... Lakin herşey bundan ibaret değil... İbaret olduğu hususunda takınılan her tavır, körlerin fil tarifi kadar eksik ve acz içinde... Gönül, vicdan, hissiyat, iman, sezgi... Artık nasıl tanımlanırsa tanımlansın... Tespit ve çare basamaklarının son noktasını bu çerçevede bir yaklaşım koyamıyorsa... Eğrisi doğrusuna denk gelmedikçe hep hüsran!

Bu pencereden bakınca kul kısmını perişana sürükleyen, kul hakkı meselesi öne çıkıyor ister istemez. Kulun kula reva gördüğünü ve göreceklerini düşününce, insanı bir ürperti sarıyor. Hele ki kul kısmı; yaratılmış olduğunu hatırdan çıkarıp, bir Yaradan olduğunu bilip de bilmemezlikten gelme kurnazlığına meyletmeye görsün! Enaniyete kapılıp, suret-i haktan görünüp nice facianın müsebbibi oluvermez mi? Kul hakkına girmek için bu fani dünya dekoru o kadar müsait ki... Yetki yahut etki sahibi olmaya hacet yok! Atılan her adımda, söylenen her sözde, yapılan her işde... Kul hakkına girivermek mümkün...

Bu mümkünü her vesileyle olduran bir hâl üzere yaşadığımızdan(?) doğrulmuyor belimiz! Musibetlere bakıp bakıp hayıflanıyoruz da... Kendi kendimizin musibeti olduğumuzu göremiyor ve/veya görmek işimize gelmiyor! İçinden çıkılmaz gibi görünen bu derin kuyunun ipini kesen kul hakkı makasını elden bırakmadıkça felaha ermek yok anlaşılan...

Zerre miskallerin hesabını vereceğimiz bildirilmiş olsa bile, gafletin uyuşturucu etkisiyle bereketsizleşen pişmanlıklar gün gelip yüzümüze tükürmeyecek mi? Hoş... Yüzsüzlüğü -maazallah- sanat edinmiş olursak Ya Rabbi şükür de der miyiz? Olur mu olur!

Bileşik kaplar teorisinden mülhem... Kişi neyse cemiyet de odur. Bizler ne kadar defolu isek parçası olduğumuz cemiyeti de o kadar defolu hale getirmiş olmaz mıyız? Kümülatif irtifa kaybı... Bağımlı değişkenlerin; bağımsız(?) sanılanları da ifsad edişi, çöküşü kaçınılmaz kılar. Mânâ zemininde çöken cemiyetler, maddi planda illa ki yüzüstü düşmekten kurtulamazlar. Bir vechesiyle Endülüs tecrübesi, bir diğer vechesiyle 1600'lerden itibaren Osmanlı tecrübesi bunun hazin birer numunesi değil midir?

Her manada patinaj yapıyor olmamız; arabanın, lastiklerin ya da yolun kabahatinden kaynaklanıyor gibi görünse de... Yok... Görünmeyen sebeplere dikkat kesilmek zarureti var. Kurbanı bu manada derin bir tefekkür fırsatı olarak görmeli... Bıçağın altına "ben" yatmadıktan gayrı tefekkür de kısır kalacaktır çarnaçar... Develili Âşık Seyrani'den nasihat alıp çıkalım bayram sabahına...

"Allah'ın emrine mutiim dersen
Resûl'ün emrine itaat eyle
Helâl haram demez bulduğun yersen
Mü'minlik sözünden feragat eyle

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhâd olup bir gün bağrın yarmağa
Kudretin yoğ ise Beyt'e varmağa
Gönül Beytullah'tır ziyaret eyle

Kulun rızkın verir hazret-i Bâri
Açılan gülleri incitmez hârı
Kötülük değildir er kişi kârı
Kemlik edenlere inâyet eyle

Kalbini geniş tut sıkma Seyranî
Rıza-yi Bâri'den çıkma Seyranî
Gönül beytullahtır yıkma Seyranî
Elinden gelirse imâret eyle"