Bireysen yalnız kalırsın! Kişiysen bir bütünün parçası olma ihtimalin var. Kişi kavramı, özünde birden fazla ve birbiriyle irtibat sahibi olan kişileri de saklamaz mı? Saklar elbette… Siz hiç “Kaç bireysiniz?” diye sorulduğuna rastladınız mı? Hâlbuki “Kaç kişisiniz?” soru kalıbını kullanmadığımız gün yoktur neredeyse…

Bireysen… Bir mozaik gibi işler seni maruz kaldığın yapaylıklar. Hoşa gitmeyen parçalarını söküp yerine, nasıl bir birey olman icap ediyorsa ona göre parçalar takılabilir. Sökülüp takılabilir kimliklerin tuvalidir birey… Kişiysen… Ebrusun… Bir ebruyu yeniden dizayn edemezsin! Yegâne tasarımcısının ortak kabul etmezliğini haykırır ebru… Yırtılır ama motiflerine halel getirmez!

Birey… Modern adı takılan zamanların, kişiyi bertaraf etme cereyanının mottosudur. Birer birer etkisizleşilmez lakin birey birey buharlaşılabilir. Hem kişi… Kişilik sahibi iken… Birey… Bireylik sahibi olamaz. Olsa da yerine ikame edilecek bireylik imalatı mümkündür.

Bireyin salt biyolojik yönleriyle yükselişindeki arızayı örtmek adına, psikoloji ilmi imdada yetişse de… Kişiyi tahkim eden soyut zeminle kıyaslanamaz… Birey… Havada asılı kalmış gibidir. Renksiz… Kokusuz… Ve hiçbir yere yaslanamaz!

Birey… Sadece reflekslerden mürekkep zannı uyandırır. Refleksler hesapsız tepkilerdir bir bakıma… Hem birey… Bu refleksten müteşekkil olmanın tabii bir sonucu olarak, hayat denen mecranın her noktasında tüketicidir. Birey… Hem tüketici hem edilgen… Peki ya kişi? Gayesi olduğundan mümbit ve müessir… Esirikli değil tabi ki… Fıtratına esir…

Birey… Mesuliyetten yana kaygısız ekseriyetle… Basit, kolaycı, lâkayt belki… Hukuku nedir bilmek muamma hamiyetle… İşi olmaz zira bedel ve diyetle… Kişi… İçini doldurmak zorunda olduklarının şuuruyla mühürlü… Mesuliyet mi? Türlü türlü! Tevarüs edip gelen bir ruh… Zaman ve mekân değişse de olduğu gibi kalabilen bir temsiliyet…

Birey… Kavramlar üzerinden yürütülen yıkılışın bayrağı… Dillere pelesenk edilişindeki maksat malum… Görünüşte tek… Derûnunda ise düpedüz mertek! ‘Ben’de mahpus bir bende… Kişi… Kadavralaştırılmaya dirense de… Kıymeti bilinmiyor pek… Kişi… ‘Biz’ şiirini yazan kalemin ilhamı…

Bireylerden oluşan kalabalıklar… Toplumlar… Toptan değerlendirmelere teşne… Sayısız suret… Tıpkısının aynısı… Aynılaşmak sanatının şahikası birey! Kişi… Ayrıksı… Uyumsuz… Kurcalayıcı… Şahsına münhasır… Şahsiyet sahibi olmaktan mülhem… Bizatihi kendi… Kişi… Birey patırtısında mağlup görünse de… Çoktan yendi!

Birey… Temelsiz… Rüzgâr önünde savrulan kuru otlar gibi… Gelip geçecek… Kişi de gelip geçici… En nihayet fani… Lakin kişinin izi, dokunduğu her şeyde… Beş duyunun ötesinde bir yerde kişinin aksedişi… Rengiyle… Şekliyle… Biricik… Kişiden kişiye ayan… Tenakuzsuz… Olduğu gibi…

Bireyleştirilmekten usananlar, kişiliğin vahasına ricat ederken… Kıstırılmışlık düşüncesinin, kurgulanmış bir iklime ait olduğu aşikâr… Fıtrat öyle ya da böyle aslına rücu edişin münadisi… Öyle ya… Dalları ne kadar eğip büksen de… Fışkıran her sürgün güneşe doğru kaldıracak başını… Belki biraz dolambaçlı bir seyir lakin son durak… Ezelden ebede berrak!

Şimdi aynanın karşısına geçip… Öz muhasebe faslında sual edelim kendimize: “Birey misin? Kişi misin?”