Çocukluk çağımızda bizim kuşağın hayatına giren bir askerî figürdü Kenan Evren. Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllardı. Henüz 12 Eylül Darbesi olmamıştı. 1978-79 yıllarının genelkurmay başkanıydı Evren Paşa. TRT’nin geceleri üç-dört saat gibi sınırlı yayın yaptığı günlerde ara sıra televizyonda görürdük onu. Akşam haberlerinde üniformalı bir resmi yansırdı ekrana. Biz ekrandaki cansız hayaline bakarken haberleri sunan spiker ya kendisiyle ilgili bir haberi geçer ya da demecini okurdu. Bu, çok sınırlı da olsa, o yıllarda bir çocuk belleğinde yer eden ilk Kenan Evren portresidir. Bu çok sathî portre, ihtilâlden sonra yeni unsurların eklenmesiyle beraber zaman içinde renklenip çeşitlendi.
Yetmişli yılların Türkiye’si ideolojik çatışma ve kamplaşmaların, çözüme kavuşturulamayan kronikleşmiş problemlerin, bir türlü kurulamayan ve sürdürülemeyen hükûmetlerin, liderler arasındaki çoğu gereksiz siyasî çekişme ve polemiklerin ve bütün bunların tabiî sonucu olarak da anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların tavan yaptığı bir dönemdi. İşte Evren Paşa yine öylesine bir kaos ve uyuşmazlık ortamında âdeta tombaladan çıkarak üzerinde uzlaşılan isim olmuştu.
1977 senesinde başbakanlık makamında oturan Süleyman Demirel dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Namık Kemal Ersun’u kanlı 1 Mayıs hâdiselerinden sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla emekliye sevk etti. Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un re‘sen emekli edilmesinden sonra boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamına atama yapılması gerekiyordu. Demirel’in niyeti, kendisiyle yakın ilişkiler içinde olduğu 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı, kısa bir süre sonra da Genelkurmay Başkanlığı makamına getirmekti. Emekli bir asker olan devrin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ise bu tercihi onaylamıyor ve teâmül gereği 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz’ün o makama oturması fikrinde ısrar ediyordu. Ancak ne Demirel ne de Korutürk, ısrarlarından vazgeçmeyerek geri adım atmadılar ve netîcede görev süreleri dolan her iki komutan da 30 Ağustos 1977 tarihi itibârıyla emekliye ayrıldı. Bunun üzerine emeklilik hesapları yapan ve emekli olduktan sonra da İzmir’e yerleşmeyi planlayan Ege Ordu Komutanı Kenan Evren hiç beklenmedik bir şekilde 5 Eylül 1977 tarihinde önce Kara Kuvvetleri Komutanı, altı ay sonra da Genel Kurmay Başkanı oldu. Üç kıdemli paşanın birbiri ardına emekliye ayrılmasıyla birlikte akılda ve hayalde olmayan bir ihtimal gerçekleşmiş ve Kenan Evren hem rütbesinin uygunluğu hem de siyasîlerin tensîbiyle Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş, çok geçmeden de Genelkurmay Başkanlığı’na atanmıştır.
Kenan Evren devlet hayatına son noktayı koymak üzereyken kendi irâdesi dışında gelişen hâdiselerin önünü açmasıyla üç-dört yıl gibi kısa bir zaman zarfında devletin en tepe noktasına çıktı ve yakın tarihimizde çok az ölümlüye nasip olmuş bir yetki ve kudreti avuçlarının içine aldı. Bilemeyiz, belki de görünmez bir el ona bu yolu açtı.
Kenan Evren cemiyetin hayatına bir asker ve genelkurmay başkanı olarak girse de içtimâî belleğe bir darbe lideri olarak yerleşti. Toplum, onu bir askerî cuntanın başı olarak tanıdı. Fakat toplumun ekseriyeti kendisini bu kimliğinden ötürü yargılayıp mahkûm etmedi. Zamanla kendisi hakkında oluşan olumsuz kanâatin ve özellikle de hayatının son yıllarında toplumun hemen hemen bütün kesimlerinde görülen Kenan Evren nefretinin sebebi sadece yaptıkları değil, aynı zamanda söyledikleridir.
Kenan Evren’in bir devlet başkanı olarak seleflerinden, bir asker olarak da meslektaşlarından ayrılan çok farklı bir yönü vardı. Paşa Hazretleri; sözünü tartmadan, lafın ucunun nereye gideceğini hesaplamadan, içinden geldiği gibi konuşuyordu. Konuşmasında âdeta bir çocuk safiyeti vardı. Toplumda işgal ettiği mevki düşünüldüğünde bu özelliği kendisinin en büyük handikabı olmuştur.
Fransızların müteveffa reisicumhuru Charles(Şarl) De Gaulle’ün hayran olduğum bir sözü vardır: “Siyasî hayatta hiçbir güç, devlet otoritesini sükût ölçüsünde muhâfaza edemez.” Elbette her taş yerinde ağırdı. Ama ne yazık ki Evren Paşa, De Gaulle gibi siyaset ustalarının özdeyiş hâline getirdiği bu ölçüden de uzaktı. 1980-89 arasında önce devlet başkanı, daha sonra da cumhurbaşkanı sıfatıyla davet edildiği her yere gitti ve de hemen her konuda görüş beyân etti. Tabiatıyla bu durum zaman içinde şahsına ve temsil etmekte olduğu makamın ağırlığına gölge düşürdü. Diyânet müfettişi olan irfan ehli bir aile dostumuzun onun için seksenli yılların ortalarında söylediği bir sözü hiç unutmadım. Yıllar önce vefat eden ve Evren’le yaşıt olan o muhterem zât, bir sohbet esnâsında aynen şöyle demişti: “Yumurtacılar Derneği kongre yapsa Evren oraya da gider.” Evet, çok gezen ve çok konuşan bir kişilikti Evren Paşa. Ağzından dökülen herzelerin, pek çoğu fiyaskoyla biten sözlerinin ardı arkası kesilmemiştir. 2011 yılında vefat eden rahmetli babamın, o yıllarda onun için birkaç kez “b…. bülbül” tabirini kullandığını hatırlıyorum. Evren Paşa için yapılan bu tür nitelemeler maalesef doğruydu. Ne zaman ağzını açsa ya bir pot kırıyor ya da esaslı bir çam deviriyordu hazret.
Nev’i şahsına münhasır bir kişiliği yoktu. Ortalamanın ancak biraz üzerine çıkardı. Bir kafeterya ya da kahvehaneye girdiğinizde ona benzeyen en az yarım düzine adam bulurdunuz. Hâl, tavır, konuşma tarzı, ilgi ve merakları itibârıyla kendisini ortalama bir Türk erkeğinden farklılaştıracak hiçbir orijinaliteye sahip değildi.
İlgilendiği mes’elelerle uzmanlık alanları(!) hayli geniş ve çeşitliydi. İktidarı döneminde siyasetten diyânete, atletizmden futbola, kadın ayakkabısından alafranga tuvaletlerin klozet kapaklarına kadar hemen her konuda ahkâm kesti. Nutuk atmaya olan merakı zamanla kendisini hafifletti. Özellikle dinî mes’elelere getirmiş olduğu yorumlardan dolayı eski bir diyânet işleri başkanı 1990 senesinde bir gazeteye verdiği beyânâtta kendisi için; “Evren, güneş müftüsü oldu.” değerlendirmesini yapmıştı. Bir açık hava mitinginde hayır sahiplerine hitâben; “İnsanoğlu isterse ibâdetini evinde yapabilir ama eğitim evde olamıyor. O yüzden de câmi yerine okul yaptırın!” şeklindeki tavsiyesiyse bir başka garâbetti. Hemen her konuda tuhaf denilebilecek ve hattâ bazı ahvâlde de mizaha konu olacak yaklaşımlara sahip bir kişilikti Evren Paşa.
Onlardan biri de bulunduğu mevkide oturan hiç kimsenin dikkate bile almayacağı şeyleri ciddiye alarak halka anlatmasıydı. Birilerinin şahsına gönderdiği tuhaf içerikli isimsiz mektupları bile miting kürsüsünden okuyup paylaşırdı. Bu mektuplardan birinde kendisine yapılan ilginç bir teklifi yine kendisine has üslûbuyla anlatırken televizyondan dinlemiş ve hâliyle herkes gibi ben de tebessüm etmiştim. Mektupta aynen şöyle deniyordu: “Paşam! Geleneğimize göre devlet başkanı olan şahıs, baş imamdır aynı zamanda. O yüzden de sizin başınıza sarık sarıp sırtınıza da cübbeyi geçirip bazı özel günlerde bu millete namaz kıldırmanız gerekiyor.”
Yine en çok tiye alınan tuhaflıklarından biri de Atatürk’e benzeme gayreti içerisine girmesi olmuştur. Kılık kıyafetinden tavır ve davranışlarına hattâ verdiği pozlara kadar âdeta kendi şahsında yeni bir Atatürk inşâ etme peşindeydi Evren Paşa. Kendisindeki bu eğilim o kadar sırıtıyordu ki, zaman zaman fıkralara bile konu oldu. Kendisi olmak varken varını yoğunu başkasının kopyası olmaya adamış bir şahsın ciddiyet ve itibârı ne olabilirdi ki toplum nezdinde?
Devlet adamlığı kumaşı zayıftı. Doğuştan devlet adamı formasyonuna sahip bir kişiliği yoktu. Milletimizin en az bir asırdan beri yakasından düşmeyen kaht-ı ricâl problemi, onun döneminde eksikliğini daha fazla hissettirir oldu.
Gerçekte Evren Paşa şanslı adamdı. Hem de Türkiye tarihindeki darbecilerin hepsinden daha şanslıydı. Bütün darbeler antidemokratik olmasına rağmen, liderlik ettiği darbe Türkiye tarihinde gerçekleşen darbelerin hepsinden daha yüksek bir meşruiyet zemini üzerine oturuyordu. Terör öylesine bir hâl almıştı ki millî bütünlüğü sarsacak noktaya gelmişti. Can güvenliği ve umut eksikliği had safhaya erişmişti. Halk, hükûmetlerin ufuksuzluğu ve siyasîlerin bencilce kavgalarından bıkıp usanmıştı. Diğer darbeler iktidarlara karşı yapılmıştı. 12 Eylül ise Paşa’nın da ifadesiyle teröre son vermek ve kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek gayesine mâtuftu. Yani ordu, kerhen yönetime el koymak zorunda kalmıştı.
Zikredilen sebeplerden dolayı darbenin gerçekleştiği günlerde toplumun çoğunluğu onu bir kurtarıcı olarak görüp benimsedi. Darbeden sonra da uzun bir müddet çok yüksek düzeydeki halk desteğini arkasında tuttu. Fakat iktidarı avuçlarının içine aldığı günden itibâren öylesine büyük hatalar yaptı ki arkasındaki destek hemen erimese de tesir ve imajı gün geçtikçe zayıfladı.
İlk ciddî sınavını darbenin akabinde gündeme gelen Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü mes’elesinde verdi. Darbeden sonra gerçekleştirdiği ilk ve en önemli icraatı, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne hiçbir somut karşılık almadan yeşil ışık yakması oldu. Âdeta NATO üyeliğini altın bir tepside Yunanistan’a sundu. Kamuoyu baskısıyla muhalefetin eleştirisinden çekinen Demirel ve Ecevit hükûmetleri bu konuda sürekli olarak veto kartını kullanıyordu. Bu hâdise, kamuoyunun susturulduğu ve siyasî muhalefetin olmadığı ortamların millî menfaatlerin korunması açısından ne kadar elverişsiz ve aykırı bir iklim olduğunu göstermesi açısından çok tipik bir misâldir.
Bir tarafıyla da son derece akıllı bir adamdı Evren. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra Faruk Gürler Paşa’nın kendisini cumhurbaşkanı seçtirmeye çalışırken içine düştüğü acıklı durumu görmüş ve aynı çukura kendisi de düşmemek için millete reddedemeyeceği bir teklif yapmıştı. Cumhurbaşkanı seçimiyle anayasa referandumunu birleştirmişti. 1982 Anayasası’na “Evet” oyu verenler, otomatikman Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına da “Evet” demiş olacaklardı. “Hayır” oyu çıkması durumunda ise hem anayasa reddedilmiş olacaktı hem de Evren’in cumhurbaşkanlığı. Fakat bu durum sivil yönetime geçişi zorlaştıracak, yeni bir anayasa yapılması için asker tekrar kolları sıvayacak ve bu durum ülkenin yıllarını çalacaktı. Halkın fazla seçeneği yoktu. “Evet” oyu vermediği takdirde daha uzun yıllar namlunun gölgesinde yaşamaya devam edecekti. Belirsizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, anayasayı onaylayarak yeniden demokrasiye geçişi hızlandırmaktı. Halk dereyi geçinceye kadar oyunu askerin koyduğu kurallara göre oynamaya mecbur olduğunu bildiği için komutanlara istediklerini vermekte tereddüt etmedi. Evren bir Ali Cengiz oyunuyla kendisini cumhurbaşkanı seçtiriyordu.
Yakın çevresini, özellikle de beraber yola çıktığı insanları idâre etmek husûsunda da mâhir ve dikkatli davranmıştır. Darbeden iki yıl sonra kendisi Çankaya’ya çıkarken darbeyi beraber yaptığı arkadaşlarına da bir kıyak çekmeyi unutmadı. Milli Güvenlik Konseyi olarak bilinen kurum, yeni yapılan anayasaya eklenen geçici bir maddeyle Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne dönüştürülerek Evren’le beraber yola çıkmış diğer dört paşanın da gönülleri hoş edildi. Bu dört paşa altı yıl boyunca (1983-1989) görev yapacak bir konseyin dâimî üyesi oldular.
Sadece altı seneliğine bir makamın ihdâs edilmesi ve o süre dolduğunda da lağv edilecek olması, dört paşaya (Ersin, Şahinkaya, Tümer, Celasun) anayasa garantisi altında sunulmuş siyasî ikrâmiyeden öte bir şey değildi. Evren ile aralarında ne geçmişti, bilinmez ama büyük ihtimâl Evren’in Çankaya’ya çıkmasından kısa bir süre sonra emekli olacak bu paşaların sade bir vatandaş olarak köşelerine çekilmeleri uygun görülmemişti. Belki de imtiyâzlı olmaya alışmış bu zevât, çekildikleri inzivâ köşesinde sade bir yaşam sürmeyi kendilerine yakıştıramamışlardı. Netîcede “işe göre adam değil de adama göre iş” prensibinin cârî olduğu, siyasî etik açısından son derece yakışıksız bir tasarruf hayata geçirildi. Büyük bir vefa ve âlîcenaplık(!) örneği sergileyerek yol arkadaşlarını yarı yolda bırakmamıştı Evren Paşa. Bu sayede dört tane tufeylî, altı yıl daha protokolde yer işgal edip milletin huzurunda arz-ı endâm ettiler. 1987’ye kadar bu zevât, seçilmiş başbakanın önünde yürüdü.
Görüldüğü gibi Evren Paşa da eski dostlarını ve yakın çevresini gözetmek husûsunda çağdaşlarından tümüyle farklı bir kişiliğe sahip değildi. Hüsamettin Ünsal isimli 1960’tan sonra binbaşı rütbesiyle ordudan emekli edilmiş asker kökenli bir aile dostumuz vardı. 1914 doğumlu bu zât, 2007 senesinde vefat etmiştir. Evren Paşa’nın yakın arkadaşı olan Hüsamettin Ünsal, yaşı ve müktesebâtı hasebiyle eski yazıya vâkıf bir insandı. Mektuplarını ve özel notlarını bile eski yazıyla kaleme alırdı. Evren bu özelliğinden dolayı kendisini, Çankaya’ya çıktıktan sonra cumhurbaşkanlığı arşivinin müdürü yapmıştı. 1990 senesinde cumhurbaşkanlığından emekli olan ve Evren Paşa’yı da çok seven bu zât, bir gün yalnız üçümüzün bulunduğu bir sohbet deminde babama ve bana aynen şöyle dedi: “Çankaya’da otururken Evren’in bazı yanlış işleri de oldu. ‘Barbut Recai’ nâmıyla mahut bir şahsı Çankaya’ya aldı. Galiba eski bir tanıdığıymış. Adama bir masa vermişler. Hiçbir iş yapmaz. Kafasını masaya gömer, sabahtan akşama uyur. Mesâî bitiminde de şapkasını, ceketini alır; dostlarının yanına koşar. Gün ağarıncaya kadar kumar masasının başında demlenir. Sabah olduğunda ise uyumak için yine ofisin yolunu tutar.”
Evren Paşa’nın belki de en müspet özelliği, toplumu ve siyaset mekanizmasını kemiren yolsuzluk illetinden uzak durması olmuştur. Cemiyete musallat bu virüs, onun kişiliğine sirâyet etmedi. Evet, kendisinde belki makam hırsı vardı ama o makamın üzerinden nüfûz ticâreti yaptığı söylenemez. Her siyasetçi gibi fısıltı gazetesi onun hakkında da bir takım haberler üretmiştir. Yalnız şurası kesindir ki ismi hiçbir zaman için akçeli işlerle birlikte anılmadı.