İki hilal arası güzelliğin tadı damağımda kaldı. Onbir aylık sürgün başladı. Takvimler, başımı uzatacağım ne kadar pencere varsa taşladı. Sabır zırhını kuşanıp üstüne yürümeli, üzerime gelen her neyse... Mücadele, en nihayet mücahede yazılı ömür defterinin her sayfasında...
Alıcı kuşlarla alaycı kuşlar arası bir yerde, ifsad demini kanıksamak zorunda mı her bahar? Mevsimlerin başına gelene bak... İklim öznesiyle kurulmuş cümleler eliyle ortalığa düşmüşler yalın ayak! Boşlukta salınır olmuş, sala götürdüğümüz ne varsa! Yağmurlar kelepçeli, gök kubbe buhardan parmaklıklarla faça atılmış surat misali ve kar beyazlığına tenakuz edercesine karaborsa! Nerelerde kaldın ey servinazım diye çığlık atsam yeridir. Bu saatten sonra varlık dediğim yok oluş her tariften beridir.
Bir çırpıda koptu bağ kabilinden andığım, uzayıp giden liste... Şimdi görmek kâfi değil içine düştüğüm siste! Belki bakmakla iktifa edeceğim... Baka kalmak ezelden aşina olduğum bir hâl-i pür melâl... Helal olsun size sanrılar içre yitirdiklerim... Helal!
Ana fikir yok artık... Anasız kalmış kuzu misali meleşir kelimeler... Söz yere düşeli dilli ile dilsiz eşitlenmiş... Mânâ dedikleri, yol boyu adımlarken çekirdek misali çitlenmiş! Bu kadar çetrefilli değil olan biten! Kavanoza koyup sakladığım ne varsa güvelenmiş... Şimdi uçuşan kelebeklere bakıp, kelebek etkisi dedikleri heyulanın tuhaflığını hasat ediyorum. Bire hiç veren bir toprakta çatlayan parmak uçlarının hükmü yok!
İntizar etmek de hakkaniyet içermiyor. Hem beklenenlerin bekleyenlere içerlediği bir hikâye bu... Her ne kadar bir miktar basık olsa da gönül kutbu... Yuvarlanıp gider hayat misket misali...
Misket kadar küçük olmak dert değil! Hacmine isyan edenin akıbeti, acı son tahlilde... Takvim yaprakları koptukça buruşturulup atılır ya... Aynalarda kırışıklıkların parsellediği çehrelerin yapraklardan farkı yok! Ezcümle... Diyardan gidene kadar deve çobanlığına devam!