"Ne olacak bu işlerin sonu?" Dakikalarca konuştuktan sonra bu sual döküldü dudaklarından...
Ve uzaklara dalıp sustu öylece...
Saçındaki akların, takvimlerle tutuştuğu güreşten yorgun düştüğünü düşünmeden edemedim.
Suskunluk biraz da yenilgiyi kabul etmiş olmaktı belki...
Aslında galibi de yoktu bu tarifsizlik ikliminin...
Nasırlı ellerini kavuşturduğu masada sahibi kadar yıpranmış bir yakın gözlüğü sereserpe yatar gibi dururken...
Başucunda ucuzundan bir tükenmez kalem, tükenmişlik sendromundan muzdaripmişçesine baygındı.
Üç-beş masa ötede karıştırılan çayın şıkırtısı olmasa... Seyrettiğim karede zamanın donmuş olabileceği ihtimaline sarılabilirdim.
Tütünün sararttığı bıyıkları kıpırdar gibi oldu.
Birşeyler mırıldandığını düşünerek kulak kesildimse de iç sesini yalıtan görünmez duvarı aşamadım.
Fikrin firar edişini izledim yüzündeki çizgilerde...
Çizgisizliğin meziyetleştiği devre inat bu kırışıklıklar ne kadar da kıymetliydi.
Mesela şu alnında kaşına doğru inen derin çizgi...
Kim bilir kaç densizliğe kaş çatmışlığın semeresiydi?
Küskün bir esinti okşar gibi geçti üstümüzden... Sonbaharın habercisi kahverengi, yeşiller arasında kendine yer bulmaya başlamıştı çoktan... Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa da; kahverengi hatır tanımazlıkta eşssizdi kuşkusuz! Sonra kahverengi iskarpinlerine ilişti gözüm... Dost yüze düşman ayağa bakar sözüyle irkildim. Kabahat işlemiş hissi içimi daralttı. Gözlerini yokladım usulca... Hâlâ daldığı uzaklardan dönmemişti. Gözlerini buğulayan o ateş belli ki sönmemişti.
Aldığı derin nefesle kabaran göğsü, göğüs göğüse çarpıştığı meydanların kulağını çınlatmak arzusuyla doluydu sanki... Davası olanlara has bir burukluk çekiştirip duruyordu yakasını...
Ne ikbal kovalamıştı ne de fiyakasını! Her kişi olmaktansa er kişi olmak yetmişti ona...
Bu pâyenin omzuna bıraktığı yüktü sermayesi...
Yükünden şikayeti yoktu besbelli... Lakin yükünü ilk yokuşta atanlara adam akıllı öfkeliydi. Belki de bu sebepten nâmı deliydi...
Ne kadar zaman geçti bilinmez.
Bir çırpıda gözlüğü cebine koydu.
Kıvılcım saçan gözlerine müşfik bir veda iliştirerek "Bana müsaade" dedi. Anladım ki kendisiyle alıpveremediklerinin davetine icabet edecekti. Kalabalığın içine karışarak perakende eleminin elinden tutup gitti. Adımlarındaki ahengi aruz vezniyle kağıda düşürmek mümkünse de...
Bu kadarını hadsizlik sayarak bir müddet öylece baktım.
Saatlerce arşınladığım şehrin sokaklarında aynı sual benimle birlikte dolaştı sabaha kadar: Ne olacak bu işlerin sonu?