Filistin davasında nimetlerin farkında olmak ve şükrünü ifa etmek
“Filistin Davası ve Türkiye” başlığıyla yayınladığımız makale birbirinden bağımsız ama aynı konu etrafında kaleme almaya çalıştığımız üç makalelik bir yazı serisinin ilk makalesiydi. Özellikle adalet ve insaf prensibinden ödün vermeden, Türkiye’nin Filistin davasında yaptıklarını, yap(a)madıklarını ve yapması gerekenleri ele almaya çalıştığımız serinin ilk yazısında, halimizi, imkanlarımızı, avantaj ve dezavantajlarımızı tanımlamanın sorumlulukları belirleme noktasındaki önemine dikkat çekmeye çalışmıştık.
Hamas İslami Direniş Hareketi Siyasi Büro Lideri Yahya Sinvar’ın işgalci askerlerle göğüs göğüse çarpışarak şehid olması dolayısıyla, Cumartesi günkü yazımızda aziz şehidi yad etmeye, bize bıraktığı emaneti ve sorumluluğu dile getirmeye gayret ettik.
Komutan Yahya Sinvar, şehadete yürürken arkasında, şu dizelerdeki hakikatlerin şahidliğini miras bırakarak Rabb-i Rahmana şehid olarak kavuştu:
Yalnız bırakılsak savaş yolunda,
Olmasa yanımızda yol arkadaşı,
Karşımıza çıksa bütün bir dünya,
Dönmek yok sürdüreceğiz savaşı.
Sayı, silah, zaman hepsi bahane,
Tutamaz mı elin yerdeki taşı?
İman ve sabır olduğu müddetçe,
Dönmek yok, sürdüreceğiz savaşı…
Bu yazımızda mazeret üretmeden, uluslararası dengelere ve siyasi hesaplara takılmadan, Türkiye olarak (devletiyle, halkıyla, coğrafyasıyla) Filistin halkına yönelik işlenen soykırım savaşı karşısında üzerimize düşen sorumlulukları ve bu sorumlulukları yerine getirmezsek, bizim için şeref ve onur vesilesi olan Filistin davasına sahip çıkma lütfunu ve nimetini kaybetme riskini ele almaya çalışacağız.
Filistin davasında nimetlerin farkında olmak
Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim’de nankörlük eden bir şehir halkını örnek vererek önemli bir uyarıda bulunur: "O şehir halkı güven ve huzur içindeydi. Onların rızkı her yerden bol bol gelmekteydi; fakat onlar Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler, böylece Allah onların yaptıklarına karşılık olarak, o şehir halkına açlık ve korku elbisesini tattırdı." (Nahl/112)
Bazı nimetler vardır ki kıymeti bilinmediğinde, nimetin şükrü ve gerekleri yerine getirilmediğinde geri alınır. Bu nimeti ellerinden kaçıranlar kaybederler ve hüsrana uğrarlar.
Bu ayet, nimetin kıymetinin bilinmemesi ve şükrünün eda edilmemesi durumunda, o nimetin geri alınabileceğine dair net bir mesajdır.
Allah Teâlâ, Türkiye'yi (devletiyle, halkıyla ve coğrafyasıyla) Filistin ve Mescid-i Aksa davasına hizmetkâr olma makamı ile rızıklandırmıştır, Bu makam, bu şerefli görev aynı zamanda kıymetli bir emanettir. Çünkü bu dava, sadece bir toprak ve vatan mücadelesi değil, aynı zamanda ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa’nın, yani İsra Suresi'nin davasıdır. Türkiye, bu nimetin, bu emanetin farkında olarak Filistin davasına sahip çıkma ve destek olma sorumluluğunu taşımaktadır. Ancak, her nimet ve emanet gibi bu da Allah’a karşı şükür ve sadakat gerektirir. Eğer bu nimetin şükrü eda edilmezse, Allah bu nimeti geri alır ve hak eden bir topluma verir.
Filistin bağlamında nimetlerin şükrünü ifa etmek
Bugün Filistin’de siyonist işgalciler, Haçlı güçleri ve işbirlikçi hainler birleşerek, Müslüman Filistin halkına karşı bir soykırım savaşı yürütmektedirler. Ancak Allah’ın vaadi kesindir; bu zalimler muhakkak ki yenileceklerdir. Allah nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler ve müşrikler istemese de, Müslümanlar bunun gereğini yerine getirmek için mücadele etmese de bu böyledir.
Bugün Filistin halkına karşı soykırım savaşı yürüten Siyonistler, haçlılar ve işbirlikçi hainler muhakkak yenilecekler.
''Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.'' (Kasas Suresi 5. Ayet)
''Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık. (Enbiya Suresi 105. Ayet)
''Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.'' (Saaf Suresi 8. Ayet)
Allah Teâlâ,bu ayetlerde nurunu tamamlayacağını ve kafirler istemese de İslam’ın galip geleceğini, yeryüzünün bütün zorba ve zalim güçlerinin yenileceğini ve Allah'ın salih kullarının yeryüzüne varis kılınacağını vadetmiştir. Ancak, Allah’ın bu vaadi gerçekleşirken, Müslümanlar bu sürecin bir parçası olmakla mükelleftirler. Tevbe Suresi’nin 14. ayetinde bu görev şöyle ifade edilir: "Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil ve rüsvay etsin, yardımıyla sizi onlara muzaffer kılsın ve mümin bir kavmin yüreklerini ferahlandırsın."
Gözden kaçırılmaması gereken ilahi bir murad var; Allah Teâlâ onların hezimetinin bizim elimizle gerçekleşmesini istiyor.
Bugün İslam coğrafyalarında yaşananlar karşısında, özellikle Gazze ve Batı Şeria'da devam eden bu soykırım savaşında, başta Türkiye olmak üzere İslam ümmetine çok büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu bağlamda ümmetin üzerine düşen ilk ve en önemli sorumluluk, Filistin ve Mescid-i Aksa davasının farkında olmaktır. Bu farkındalık, Allah’ın bir nimeti olarak idrak edilmeli ve bu nimetin hakkıyla gereği yerine getirilmelidir. Türkiye, Filistin davasına hizmet etmekle şereflendirilmiş bir coğrafyadır/toplumdur. Bize düşen, Allah Teâlâ'nın bizi bu davaya hizmet etmeye layık gördüğünü idrak ederek, bu hizmetin bir parçası olmak için elimizden geleni yapmaktır.
Yaşananlar karşısında hepimizin yapması gerekenler birşeyler vardır.
Bu soykırım karşısında alimlerimizden beklenen; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, dik durarak hakkı söylemeleridir.
STK ve cemaatlerimizden beklenen; kazanımlarını kaybetme endişelerini bir kenara bırakarak meydanlara çıkmaları ve direnişin yanında yer almalarıdır.
Aydınlarımızdan, düşünürlerimizden, yazarlarımızdan ve dahi toplumun önünde olanlardan beklenen; lafı eğip bükmeden halkı aydınlatmalarıdır.
Siyasilerden beklenen ise soykırımı durdurma adına yapılması gereken ne ise onu yapmaktır. Mazeretlere sığınmadan, siyasi hesapları ve çekişmeleri bir kenara bırakarak mazlum ve mağdur Filistin halkına uygulanan soykırım savaşını sonlandırma adına üzerlerine düşen sorumluluk ne ise onu yerine getirmelidirler.
Seferden Sorumluyuz, Zaferden Değil
Müslümanlar olarak, zaferin Allah’tan olduğunu biliriz. Bizler, sadece üzerimize düşen vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmekle mükellefiz. Filistin davasında da bu bilinçle hareket etmeliyiz: "Seferden sorumluyuz, zaferden değil" anlayışı, Müslümanlar arasındaki ihtilafları ve çekişmeleri bir kenara bırakmayı, Filistin davası etrafında birleşmeyi ve direnişi desteklemeyi gerektirir. Eğer bu nimetin gereğini yerine getirmezsek, Allahu Teâlâ bu nimeti elimizden alır ve bu nimetin kıymetini bilerek, yılmadan, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, bu nimetin sorumluluklarını ve gereklerini yerine getirecek yani bu nimeti hakedecek bir topluma lütfeder.
"Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir." (Tevbe/39)
Allah’ın Seveceği Topluluk: Mücadeleye hazır olan bir topluluktur.
Maide Suresi'nin 54. ayetinde, Allah Teâlâ'nın sevdiği topluluğun özellikleri şöyle anlatılır: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir."
Bu ayet, Müslümanların din uğrunda kararlı ve mücadeleci bir tavır içinde olmaları gerektiğini açıkça ortaya koyar. Allah yolunda mücadele etmek, islam davasına hizmet etmek, Allah'ın bizlere sunduğu bir lütuftur. Allah bu vesile ile aramızdan şahidler ve şehidler seçer. Din uğrunda mücadele etmek; yeri geldiğinde kapı kapı, çadır çadır dolaşıp hakkı anlatmadır, yeri gelir hicret, bazen zindanlarda uzlet olur, bazen meydanlarda cihad. Bugün din uğrunda mücadelenin en temiz, en sahih alanlarından biri Gazze, Kudüs ve Mescid-i Aksa davasıdır.
İnsanlık adına, islam ümmeti adına Siyonizme ve siyonist işgalcilere karşı tek başına mücadele eden Filistin halkının bu haklı davasına, Filistin'in kurtuluş savaşına ve Mescid-i Aksa davasına sahip çıkmak, bu haklı sadayı tüm dünyaya haykırmak için meydanlarda olmak anın vacibidir. Bu insani ve İslami mücadelede safımızı belirlemek zorundayız. Yaptıklarımızla yetinmeden, yapılacaklara sınır koymadan bu soykırımı durdurmak için yapılması gereken neyse onu yapmalıyız.
Yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı sorgulamamız ve dersler çıkarmamız adına tarihimizde yaşanan şu olayda bizim için ibretler vardır.
Haçlıların İslam coğrafyasını işgal etmek için Şam kapılarına dayandığı bir zamanda, dönemin Eyyubi Hükümdarı Melik Salih İmaduddin İsmail, Haçlılarla yaptığı anlaşmalar sonucunda bazı stratejik kaleleri onlara bıraktı. Daha da ileri giderek Haçlıların Şam'a girip silah almasına izin verdi. Bu olay, halk arasında büyük rahatsızlık oluşturmuştu. Ancak halk, sultanın karşısına çıkıp bu rahatsızlığı haykıramıyordu. Bir alim müstesna; İzz bin Abdisselam…
İzz bin Abdisselam (rha), cesur duruşu ve adaleti savunmadaki kararlılığıyla tanınan büyük bir İslam âlimiydi.
İzz bin Abdisselam, Haçlılara silah satmanın haram olduğunu açıkça ilan etti ve bunu sultanın yüzüne haykırdı. Sadece bu kadarla kalmadı; esnafı tek tek dolaşarak fetvasını doğrudan halka duyurdu. İzz bin Abdisselam, şu kesin kararı ilan etti:
"Bugünden itibaren, topraklarımıza girip çıkan Haçlılara hiçbir şey satılmayacak ve haçlılardan hiçbir şey alınmayacaktır."
Bu fetva, özellikle silah üreten esnafı yakından ilgilendiriyordu. Zira İzz bin Abdisselam, kılıç üreten zanaatkârlara giderek, Haçlılara kılıç üretmenin ve satmanın kesinlikle haram olduğunu vurguladı. Ayrıca, onlara bu harama riayet etmedikleri takdirde Allah katında zulme ortak olarak kabul edileceklerini açıkça beyan etti. Şeyh, bu konuda kesin bir ifade kullandı; "Zalimlerle alışveriş yapmak, zulme ortak olmaktır."
Bu dönemde, İzz bin Abdisselam'a bir terzi yaklaşarak şöyle sordu:
"Ey Şeyh, Haçlılar bana elbise diktirmeye geliyorlar. Eğer onlara elbise dikersem zulme ortak olur muyum?"
İzz bin Abdisselam'ın cevabı keskin ve netti: "Hayır, sen onların zulmüne ortak olmazsın. Fakat sana iğne iplik satan kimse zulme ortak olur, sen ise zalimin ta kendisi olursun."
Bu cevap, İzz bin Abdisselam'ın zulme karşı duruşunu ne kadar net bir şekilde ortaya koyduğunu gösterir. O, sadece silah satanları değil, zulme giden her yolu kapatmayı hedefliyordu. Böylece, İslam toplumunu her türlü zulümle iş birliği yapmaktan uzak tutmaya çalışıyordu. Onun bu tavrı, adaleti savunmanın bedelini ödemeye hazır olan büyük âlimlerin örnek bir duruşuydu.
Bu tarihi olaydan herkes üzerine düşeni almalı. Gazze'de ve Batı Şeria'da Filistin halkının maruz kaldığı soykırım savaşı, bizlere hem bireysel anlamda hem de ümmet olarak büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Bireysel anlamda üzerimize düşen sorumluluklar, ancak ve ancak kendi çabalarımız ve gayretlerimizle yerine getirilecek sorumluluklardır. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeyip başkalarının ve siyasilerin yaptıklarını ya da yapmadıklarını konuşarak, eleştirerek, protesto ederek bireysel anlamda kendi üzerimize düşen sorumluluktan asla kurtulamayız.
Kendimize şu soruyu sormalıyız: Bugün Gazze’ye yönelik sürdürülen soykırım savaşının 382. günü... Peki, bu 382 gün boyunca kaç kez seher vaktinde uykumuzdan feragat edip, sıcak yatağımızdan kalkarak abdest alıp, gözyaşları içinde kıldığımız iki rekat namazın ardından ellerimizi semaya kaldırdık? Kaç kez, soykırıma maruz kalan Gazze halkı ve tüm mazlumlar için dua ettik?
Biz, üzerimize düşen sorumlulukların belki de en hafifi olan, uykumuzdan fedakârlık ederek dua etmeyi dahi yerine getirmezken, kendimize bakmak yerine başkalarının yapmadıklarını ya da yapamadıklarını eleştirmek, konuşmak, kınamak, suçlamak ve onların sorumluluklarını tartışmak, bizi vebalden ve sorumluluktan kurtarır mı?
Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah Teala o toplumun içinde bulunduğu hali ve durumu değiştirmez. Bu ilahi bir ilkedir. Değişim istiyorsak değişime ilk olarak kendimizden başlamalı ve kendi üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz.
Bu ilahi ilke, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, amiriyle memuruyla ve dahi halkıyla Reis-i Cumhuruyla herkes için geçerlidir.
Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeyip, yalnızca başkalarının sorumluluklarını konuşmak, bahaneler üretmek, "ama"lara sığınmak ve başkalarının yapmadıklarını eleştirerek sağladığımız zihinsel konforla sorumluluktan kurtulduğumuzu sanmak, aslında sadece kendimizi kandırmaktır. Bunu asla aklımızdan çıkarmayalım.