Değerli kardeşlerim,
Bazı anlar, bazı bayramlar vardır ki insanın hafızasında bambaşka bir yere oturur. Aradan yıllar geçse bile unutulmaz. Her hatırlandığında insanın içini ısıtır, gönlünde tarifsiz duygular uyandırır. İşte geride bıraktığımız bu Kurban Bayramı da benim hafızama kolay kolay silinmeyecek muazzam bir sahneyle kazındı.
Edirne’nin vakur ve ihtişamlı mabedi olan Selimiye Camii’nin kubbeleri altında çekilen o fotoğrafı görünce, eminim bu toprakların derdiyle dertlenen milyonlarca insan benim gibi durup düşündü. Gözleri doldu, dudaklarından şu cümle döküldü:
“Hamdolsun Allah’ım, Nereden nereye!”
Hiç şüphesiz bu bayramın en anlamlı, en simgesel ve en güçlü tablosuydu bu.
Milli Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanımız, Kuvvet Komutanlarımız ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst komuta kademesi, üzerlerinde o şerefli üniformalarıyla Selimiye’de milletle omuz omuza saf tutmuş, tekbirlere iştirak ediyordu. Namaz çıkışında ise yıllarca bu millete tepeden bakan, ulaşılmaz görünen eski seçkinci anlayışın aksine samimiyetle insanlarla bayramlaşıyor, tebessüm ediyor, vatandaşla iç içe görüntüler veriyorlardı.
Bu tabloyu sıradan bir bayram manzarası gibi görüp geçmek, bu ülkenin yakın tarihine de toplumsal hafızasına da kör bakmak olur.
Çünkü biz o kışla kapılarında dökülen gözyaşlarını unutmadık.
Bu millet, öz evladını peygamber ocağına gönderen ama başındaki örtü yüzünden yemin törenine alınmayan annelerin ülkesidir. Evladını uzaktan, tel örgülerin arkasından seyretmek zorunda kalan anaların sessiz feryadı hâlâ bu milletin hafızasındadır. Ak sütü gibi helal olan o gururu yaşamalarına izin verilmeyen, inancı sebebiyle horlanan Anadolu kadınlarının kırılan kalbi, bu ülkenin en derin yaralarından biriydi.
Kurtuluş savaşımızın komutanlarından Mustafa Kemal’in arkasına saklanarak bu milletin bin yıllık mayası olan İslam’ı ve mukaddesatını bir tehdit unsuru gibi göstermeye çalışan vesayet odakları, yıllarca askeri milletine yabancılaştırmaya uğraştı. “Mehmetçik” kavramının kökündeki “Muhammed” ruhunu unutturmak isteyen, namaz kılıyor diye, eşi başörtülü diye nice başarılı subayı bir gecede kapının önüne koyan bir zihniyet vardı bu ülkede.
O dönemlerde kışlalar, milletin değerlerine karşı tahkim edilmiş birer kale gibi konumlandırılmıştı. Askere gitmek kutsaldı ama askeri yöneten anlayış, milletin inancına karşı adeta soğuk bir savaş yürütüyordu.
İşte Selimiye’de ortaya çıkan o manzara, yıllarca örülen o yapay duvarların nasıl yıkıldığının en güçlü göstergesidir. Asker aslına dönmüş, milletimiz öz evladına yeniden kavuşmuştur.
Fakat hikâye sadece Selimiye’deki o samimi bayramlaşmadan da ibaret değildi.
Bayram namazının hemen ardından Milli Savunma Bakanımız Yaşar Güler ve komuta kademesi harekât merkezine geçti. Sınır hattındaki askerlerimizle bayramlaştılar. Tam o sırada Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile bir telefon bağlantısı kuruldu.
İşte o an aslında yeni Türkiye’nin ruhunu özetleyen tarihi bir andı.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, devletin zirvesine verdiği tekmil son derece sade ama bir o kadar derin anlam taşıyordu.
“Sayın Cumhurbaşkanım, serhat şehrimiz Edirne Selimiye camiinde askerimizle birlikte bayram namazını eda ettikten sonra halkımızla bayramlaştık…”
Bu cümle belki kısa bir cümleydi ama Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin siyasi ve toplumsal özeti gibiydi.
Ardından Cumhurbaşkanımızın komutanlara ve kahraman Mehmetçiğimize hitabı geldi. Özellikle “Mehmetçik” vurgusunu güçlü şekilde kullanması çok anlamlıydı. Çünkü bu ifade, bu milletin ruh kökünü taşıyan kutlu bir kavramdır.
Cumhurbaşkanımız konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“…Canımızdan aziz bildiğimiz bu vatan için gecesini gündüzüne katan Peygamber ocağımızın tüm mensuplarının bayramını canıgönülden kutluyorum…Sizlerin bu duruşu, bu azmi, terör örgütlerine ve onların arkasındaki şer odaklarına en büyük cevaptır. Kahraman ordumuz, canından aziz bildiği vatanı için göğsünü siper eden Mehmetçiğimiz, milletimizin huzuru ve bekası için hem içeride hem sınır ötesinde destan yazmaya devam ediyor. Rabbim tüm Mehmetçiklerimizin ayağına taş değdirmesin…”
O an alandaki komuta kademesinin duruşu, disiplinli hali ve devlet ciddiyeti aslında eski Türkiye’nin karanlık alışkanlıklarının tarihe gömüldüğünü gösteriyordu.
Hatırlayın…
Bir zamanlar bu ülkede gazetelere manşet vererek hükümetlere ayar çekilmeye çalışılırdı. E-muhtıralar yayınlanır, siyaset kışladan korkardı. Seçilmiş iradeye parmak sallayan bir vesayet düzeni vardı.
Bugün ise milletin oylarıyla seçilmiş Başkomutan, kışladaki askeriyle aynı ruh etrafında buluşuyor. Bakanıyla, komutanıyla, Mehmetçiğiyle tek yürek hâlinde memleketin geleceğini konuşuyor.
“Bayram namazını eda ettik” tekmiliyle başlayan ve “Mehmetçik” duasıyla devam eden bu tablo, devletin milletiyle yeniden kucaklaşmasının ve millet-devlet bütünleşmesinin en güçlü göstergesidir.
Üstelik bugün Türk ordusu sadece içeride düzen sağlayan bir yapı değildir. Sınır ötesinde operasyon yapan, Akdeniz’de haklarını koruyan, Karabağ’da dengeleri değiştiren, dünya ölçeğinde caydırıcılığı olan güçlü bir ordudur.
Çünkü savaş meydanlarında orduları sadece silah ayakta tutmaz. İnanç, aidiyet ve millet desteği de en az teknoloji kadar önemlidir. Tarih boyunca bu milletin ordusunu güçlü yapan şey sadece tankı, topu değil, arkasındaki dua ve önündeki iman olmuştur. Çanakkale’de Mehmetçiği ayağa kaldıran ruh neyse, bugün sınır hattında nöbet tutan askerin yüreğini diri tutan da aynı ruhtur.
Maziye bakacak olursak, yıllarca “çağdaşlaşma” adı altında uygulanan o katı askeri vesayet aslında toplumsal mühendisliğin en sert biçimiydi. Devleti millete karşı koruma refleksi, zamanla devleti milletten uzaklaştırmıştı.
Askeriyenin dine ve dindara mesafeli duruşu, modernleşme değil vesayetçi zihniyetin bir sonucuydu. Bu milletin ruh köküyle bağı koparılmak istendi.
Ama hesap edemedikleri bir şey vardı.
Bu milletin duasını, Bu milletin ferasetini, Bu milletin sabrını…
Bugün geldiğimiz noktada ordunun milletin inancı ve değerleriyle yeniden buluşması, onu zayıflatmamış aksine daha güçlü hâle getirmiştir. Çünkü bu milletin ordusunun mayasında gazilik vardır, şehitlik vardır, iman vardır.
Tekbirlere eşlik eden komutanlar, milletle saf tutan paşalar, kışladan Cumhurbaşkanıyla memleket meselesi konuşan askeri akıl.
İşte gerçek “Millet-Ordu” bütünleşmesi budur.
Normal olan budur. Anormal olan geçmişteki o karanlık vesayet yıllarıydı.
Bizlere bu günleri gösteren Rabbimize ne kadar hamdetsek azdır.
Selimiye’nin minarelerinden yükselen ezan sesiyle, kışlalardan yankılanan Başkomutan iradesiyle, sınır hattında nöbet tutan Mehmetçiğin duası bugün aynı hedefe hizmet ediyor:
Büyük, güçlü ve tam bağımsız Türkiye!
Geçmişin acı hatıralarını unutmayacağız. Çünkü hafızasını kaybeden milletler istikametini de kaybeder. Ama bugün elimizde olan bu büyük değişimin, bu güçlü tablonun da kıymetini bileceğiz.
Bugün artık bu milletin evlatları, kendi ordusuna korkuyla değil güvenle bakıyor. Kışla ile cami arasına örülen yapay duvarlar yıkıldıkça, Türkiye sadece içeride güçlenmiyor, dünyaya karşı da daha sağlam bir irade ortaya koyuyor.
Dün kışla kapılarında gözyaşı vardı… Bugün Selimiye’de milletle omuz omuza saf tutan bir ordu var.
Gerçekten, Nereden nereye!
Selam ve dua ile