Zaman akıp gidiyor. Kırılgan bir iklimi arkasında bırakarak… Bu bırakış bir terk edişten öte, tekrar eden başlangıçların bitişlerle kol kola yürümesinden ibaret! Kimliklerin birbiri yerine nöbet tuttuğu bir döngü mesela… Yahut dalından kopup rüzgârın keyfince savurduğu bir hazan yaprağı… Tasvire imkan vermek noktasında hayli verimli olan bu mecrada, çıkış peşinde dolaşan labirent ahalisinden ne farkımız var? Farkın farksızlıkla arasında kıldan ince bir çizgi var olduğunu da unutmamak lazım! 

Kaçındıklarımızla sakındıklarımız aynı düzlemde birbirine tutunurken, yok hükmünde bir varlığın iddiasını taşımak ne kadar gülünç! Kaynağını kuruturcasına yeryüzüyle buluşan sular gibiyiz… Veya başka bir ifadeyle karanlıklara uzanan ışık huzmelerinin boynuna takılan yular gibiyiz… Bir kontrol çabasından mürekkep gerçekliğimizin ne kadar gerçek olduğu ise bir muammadan ibaret! Gerçeğin sağlamasının yapılabilir olması, gerçekten gerçeği gerçek kılar mı aceb? Göreceli bakış açılarının hallaç pamuğu gibi attığı gerçeklerden medet ummak ne kadar yerinde bir anlayış? İnsanlık gerçeğin eteklerine tutunup, dipsiz bir boşluğa doğru sökün ederken kadim hakikati ıskalıyor zannımca… Tefekkürün antika bir eşyadan öte bir manasının olmadığı bir teke düzeliğin gölgesinde bu gafletten uyanılması gerekiyor. Var birazda sen oyalan diyen Yunus Emre sanırım bu keşmekeşe işaret ediyordu. Var olma gayesinden uzaklaşan insan-lık! Ne kadar zavallı görünüyorsun…

Gerilimlerden beslenen bir tükeniş bizimkisi… Akordu bozuk enstrümanlardan oluşan bir orkestranın ruh emen senfonisinde bile bile tükenmek! Çılgınlık seviyesinde bir kopuş bizim tükenişimiz… Koptukça tükeniyor, tükendikçe kopuyoruz… İlahi bir makastan başka ne kesip atabilir bu duyarsız teslimiyeti? Hakikati somut kazanına atıp kaynatan, eriten ve nihayetinde buhar olup uçmasına vesile olan bir senaryonun karikatürimsi kahramanları olmak reva mı? Bize lazım olan şifa mı, çare mi yoksa deva mı? Denizde yüzen balıklar misali sudan bihaber bir vaziyette neyi isteyeceğimizi dahi bilemez hale gelmemizin kusuru nerede? Eğer bir kurtuluş aramak gayesinde isek… Kurtuluş bulunduğumuz noktadan çokça geride!

Gaye… Belki de asıl yitiğimiz bu kelimede saklı… İçinde bulunduğumuz bütün çetrefilliklerin müsebbibi gayesizlik! Kelime oyunlarına kurban verdiğimiz değerler sisteminin ipek şalı gaye! Gözle görünmez bir mucib… Coğrafyalara kol kanat geren bir esinti… Sınırları sınırsızlıkla terbiye eden kuvve! Aramakla bulunmayacak kadar latif, bir lahza gaflette elden kayıp gidecek kadar nazenin… Bize giydirilen deli gömleğinin içerisinde peşinden koşsak dahi yakalayamayacağımız kelebek… Bilginin mahiyeti gayenin ayak izlerine ulaştırıyor. Bilgi… Hangi bilgi? Hangi bilim? Gayeyi yitirmenin birinci basamağı kavramları kaybetme hali… Daha doğrusu kavramları belirleme ve açıklayıcı sözü söyleme üstünlüğünün yitirilişi… Bu üstünlüğü yitirmenin hemen evvelinde sahip olunan kavramların hayatın içinden sürgün edilmesi geliyor. Her mana sürgünü bir yaprağımızı yolmakta ruh ağacımızdan… Belki de ruhsuzlaşan bir cemiyet haline gelişimizin ipuçları burada saklı… Nayman Ana efsanesini defalarca irdelemek gerek! Mankurtlaşmayan bir tarafımız kaldıysa eğer… Hala bir şansımız var. Köprüden önceki son çıkıştayız!