Kimi yaklaşımlara göre medeniyetin yazıyla başladığı iddia edilir. Tabletler, çivi yazısı, hiyeroglif, parşömen, kâğıdın imali derken günümüze kadar gelen bir hikaye... Günümüze kadar dedik amma bu noktada kaygılı olduğumu ifade etmeden geçemeyeceğim. Zira son on belki yirmi yıldır yazıyla aramıza sıra dağlar girer oldu. Kalemsiz kağıtsız bir devrin içine hızla yuvarlanıyoruz. Ellerimiz hâlâ varsa da el yazımız var mı diye sormadan edemiyorum!

Eğitim öğretim metodolojisi üzerine ahkâm kesecek noktada olmasam da müşahede ettiğim manzarayı dillendirme selahiyetim olsa gerek... Akıllı nitelemesinin aklı çukura attığını yaşayarak tecrübe ediyoruz. Bu manada akıllı tahta olgusunun öğrenme süreçlerini beş duyuda tenzilata uğrattığını söylemek çok da yersiz olmaz kanaatindeyim. Temassız bir öğrenmenin sanal kalabalıklar üretmekten başka bir işe yaramadığı açık! Kalemsiz, deftersiz, kitapsız(!) bir belleticilikten mürekkep bir iklimde, irfan çıkmıyor maalesef... Son devir insanlarının el yazısı kabiliyetinin berhava olduğunu inkar edemeyiz. Öyle ki çok kimseler kalem bile taşımaz hâli hazırda... Kopyala yapıştır yaşamak öyle yer etmiş ki, iki satır birşeyler yazmak zorunda kalmak insanlara büyük zûl! Gözle beyin arasına sıkışmış bir sürecin manipülatif duyuşlarla harmanlanması pek de doğru değil...

"Teknolojik kolaylık ve gelişmelere karşı mısın?" diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Hayır tabi ki... İmkânların imha edici bir vasıfla herşeyi rayından çıkarmasına bigâne kalamıyorum. Mevcut gidişatın muhakeme yeteneğini iğdiş etmesi, "ezberci tavuk" modunda kalabalıklara dûçar olmanın kapısını açma ihtimalini vaka haline getiren bir hüviyete bürünmesi derdim... El yazısının mevzi kaybetmesinden buraya nasıl geldin be adam diyebilirsiniz. Belki bu da bir komplodur kim bilir? Lakin kalem ve kağıdın olmadığı bir mecrada şartlanmışlık başını alıp gidebilir. El yazısı aynı zamanda her kişi için bir karakter emaresi olması hasebiyle, el yazısındaki erozyon karakter erozyonuyla da ilişkilendirilebilir mi acep? Kalemin tuşlara yenik düşmesi hayra alamet değil zannımca... İfrat ve tefrite savrulmadan üzerinde tefekkür etmekte fayda var.

Medeniyetin yazıyla başladığı iddiasından yürürsek, el yazısından uzaklaşarak medeni vasfımızı da ötelemiş mi oluyoruz? Ne alaka değil mi? Kelebek etkisi misali olmasın? Ekran esaretinin başımıza açtığı malum... Ekransız tedrisatın kazandıracaklarını kulak arkası etmek doğru mu? Geleneksiz bir gelecek tasavvuru mu karşımızdaki?

Ne kadar ironik bir perspektif bu! Tuşlara tuşlayarak, tuşların kalemi tuş edişine hayıflanıyorum... Atı alan Üsküdar'ı geçtimola?

Rahmetli Barış Manço ne güzel söylemişti:

"Yaz dostum!

Güzel sevmeyene adam denir mi?

Yaz dostum!

Selam almayana yiğit denir mi?

Yaz dostum!

Altı üstü beş metrelik bez için...

Yaz dostum!

Boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?"

Neyse... Cümle alem kalemden kağıttan sıtkını sıyırsa da... Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'ya mektup yazmaya devam!